30 Aralık 2008 Salı

Kayıp Ülkenin Masalları – Yani Kendisi

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde tehlikeli hastaların bulunduğu ikinci katta, psikiyatrist Numan Özgür, kaplama suntadan dandik masasının arkasından, yüzünde hep taşıdığı o aynı anlayışlı ifadeyle bakıyordu. Karşıdaki duvarın önünde bir iskemleye oturtulmuş, çılgın gözleriyle kendisini süzen Yiğit Şarkan’ın da gözlem altında olmaktan gocunmadığı açıkça belliydi. Rutin kontrolü o gün de rahatça geçirip ana binadaki kafede bir şeyler yemekten başka bir derdi yoktu Numan beyin o sırada. Hastaların küstah tavırlarına sıkıldığı yaşlar çok gerilerde kalmıştı.
“Evet nasılız bakalım?”
“Çok iyi, çok,” derken muzip bir gülüşle alttan alttan onu süzdü Yiğit Şarkan.
“Keyifliyiz ha. Ancak burada, dün Serdar adındaki hastaya saldırdığın yazıyor. Bu konuda konuşmak ister misin biraz?”
Kıkırdadı Yiğit Şarkan sanki kendini tutamıyormuş gibi. “Bir yanlışlık var. Görünüş olarak ben saldırdım ama aslında, o ben değildim.”
“İlginç,” dedi Numan Özgür parmağıyla çenesini kaşıyarak. Sonra da bir şey söylemedi. Sadece baktı bir şeyler anlamış gibi.
“Neyse,” dedi Yiğit Şarkan. “Zaten bunların önemi yok. Bir saat sonra dışarıda olucam.”
Masaya dirseğini dayayıp “Öyle mi,” dedi Numan Özgür. Sonra ekledi çok fazla beklemeyip. “Bak Yiğit, seni evine göndermeyi biz de çok isteriz, buna kuşku yok, ancak...”
“Bir yıldır çalışıyorum,” diyerek psikiyatristin sözünü böldü Yiğit Şarkan. “Çok önemli bir teknik geliştirdim.”
Yine iskemlesinin arkalığına yaslanıp baktı Numan Özgür. “Dinliyorum Yiğitçim,” dedi sonra.
“Artık ruh transferi yapabiliyorum,” dedi Yiğit Şarkan. “Dışarı da böyle çıkıcam zaten.”
“Hı hı,” diyerek önündeki deftere bir şeyler karaladı Numan Özgür ve tekrar hastaya baktı. “Dışarıda ne yapmayı düşünüyorsun peki?”
“Bunu sonra düşünücem,” dedi Yiğit Şarkan ve gözlerini koskocaman açarak, doktora dikti. “Şimdi izninizle kaçışa hazırlanmam lazım.”
Önce şöyle bir hastaya sonra saatine baktı Numan Özgür. “Neyse, bugünlük de bu kadar yeter. Korkarım ilacında doz arttırımına gitmemiz gerekecek...” Kafasını kaldırırken sesi de kısık kısık çıkmıştı sanki ve birden gördüğü şeyle tüyleri diken diken oldu. Yerinden bir çığlıkla kalkıp karşısındaki doktora bakarken neredeyse yere yığılıyordu. “Sen... sen,” diye sayıklayarak bir iki adım attı öne.
“Gördünüz mü doktor bey,” dedi karşıdaki doktor, yani kendisi. “Ben çıkıp gidicem şimdi, siz hasta olarak kalacaksınız burada.”
“Hayır hayır,” diye sayıklarken aynaya doğru yönlendi hasta. Bir yandan elleriyle vücudunu çekiştiriyor, bir an önce bu kabustan uyanmaya çalışıyordu. O aynanın karşısına geçip acı dolu bir çığlık patlatırken, doktor çoktan hemşireye seslenmiş, çantasını toplamaya başlamıştı bile.
Döndü hemen büyük bir öfkeyle. Koştururken bağırdı. “Çıkamayacaksın buradan. Bedenimi geri ver. Yoksa öldürürüm seni.” Üstüne atlayıp devirdi doktoru, yani kendisini. Boğazını sıkmaya başladı ama nazik nazik gülüyordu o, yani kendisi. Ve hemşireler gelip, iğneyi kalçasına saplayarak kendisini kendisinin üstünden alana kadar da gülmeye devam etti canı falan acımıyormuş gibi…

8 Ağustos 2008 Cuma

Kayıp Ülkenin Masalları: O Gece Salonda

Kendine bir viski koymuş, elindeki kitaba yoğunlaşmaya çalışıyor Harun bey. Beş dakika anca dayanıyor yine. Sıkıntılı bir nefes salarak ayağa kalkıyor ve camın oraya gidiyor. Yolun üstünde, tek tük arabalar ve aynı yoğunlukta birkaç kişi var yürüyen. Sis yavaştan iniyor yokuşun üstünden, ele geçiriyor apartmanları. Dalıp gidiyor o, bir an. Sonra bir yudum daha alıyor içkisinden ve sinirli bir gülüşle birlikte kafasını sallıyor. Kırk yaşında hâlâ bekâr olmanın, sevmediği bir işte çalışmanın ve en kötüsü canını sıkan daha daha onlarca şeyi değiştirmek için artık aklına hiçbir çözüm gelmemesinin aczi üstüne çöküyor. Omuzları aşağıda dönüp koltuğuna oturuyor yine. Televizyonu açmak için kumandaya uzanıyor ama vazgeçiyor. Kitabına bakıyor yan gözle ve o tam da o sırada kapıya vuruyor birisi.
Tak tak tak!
Kalkıp yürürken aklında sorular dolaşıyor. Bir umut yürüyor içine. Sevim mi acaba?
Kapıyı açıyor. Bulamıyor kimseyi ve hazırladığı lafları yutkunup midesine göndermek zorunda kalıyor. Şaşkınlıkla uzanıp merdivenlere bakıyor. Aşağıya ve yukarıya. “Allah Allah!” deyip içeri giriyor sonra. Yerine otururken haliyle bunun bir şaka olup olamayacağını tartıyor kafasında. Belki aşağıda tadilat yapıyorlar. Ama yok, diyor kendi kendine. Kapıdan geldi gürültü. İçkisinden son yudumu alıyor ve içten içe sabırsızlıkla beklediği ses yine ortaya çıkıyor bir anda.
Tak tak tak!
Hemen koşturuyor oraya. Kapıyı yıldırım hızıyla açıyor, birisini görmeyi beklemediği için sonraki hareketi hazır, koridora sıçrayıp bakıyor merdivenlere. Hayır, yine bulamıyor bu pis oyunun hazırlayıcısını!
Kapıyı ittiriyor ve hemen arkasına konuşlanıp bekliyor bu sefer. İki dakika, üç dakika, dört dakika. Sıkılmaya başlıyor. Pencereye gidip orayı mı gözlemesi daha doğru?
Tak tak tak!
Öyle bir hızla açıyor ki, vuranın kaçabilmesi ihtimal dahilinde bile değil. Ama yok. Kimse yok ortalıkta! Bir kat aşağı iniyor paldır küldür. Ayak sesi falan da duymadığı geliyor aklına. Dairesine yürürken kafası karışmış durumda. Uzun bir sopayla mı vuruyorlar? Hayır, yine olmaz.
İçeri giriyor. Koltuğuna gidiyor. Kulaklarının dikkatine kalbinin vuruşları giriyor sadece. Fazla uzun sürmüyor ama bekleyişi.
Tak tak tak!
Hiçbir şey yapmıyor. Biraz da korkudan. Anlam veremediği bir şeyle uğraşmak istemiyor. Sonra fikrini değiştiriyor. Bir öfke seli sarıp ele geçiriyor vücudunu. Sonraki vuruşla birlikte koşturup iyice bir küfür saydırıyor apartmanın boşluğuna. Kızgınlığı yankılarla yokolup gittiğinde ne yapacağını bilemeden bir kez daha içeri yollanıyor. Bir viski daha dolduruyor kendine. Bardağı ağzına götürürken elleri titriyor. Koltukta otururken buluyor kendini sonra. Televizyon açık.
Tak tak tak!
İşte o anda aklına bir şey geliyor. Televizyonu hızla kapatıp dönüyor ve bağırıyor:
“GİRİN!”
Kapı nasıl olduğunu anlamadan dışarıdan açılıveriyor.
Bir şövalye ağır zırhıyla içeri giriyor. Başlığı elinde. Diz çöküp “Lordum, ordular hazır, sizi bekliyoruz!” diyor. Bir yandan da içerinin dekorunu görüp hayretler içine düştüğü belli oluyor. Yarım yamalak kaldırdığı sert bakışları soru işaretleriyle dolu.
Harun bey dikiliyor olduğu yerde. Az önce yoğun bir şekilde hissettiği korku ve panik, merakın engin denizinde batıp gidiyor. Yürüyor kapıya doğru. Şövalyenin yanından geçip yemyeşil çayırlarda kalkanları ve mızraklarıyla bekleyen binlerce askere bakıyor. Ciğerlerine tertemiz bir hava doldurup apak mermer merdivenlerde bir adım aşağıya iniyor. Coşku yükselip ele geçiriyor her yanını. Dönüp çarçabuk kapatıyor kapıyı. Ve o aşağı inerken ordudaki askerlerin şapkaları havaya uçuşup tezahürat başlayınca ağlayacakmış gibi oluyor. Durup başı dimdik bakıyor. Kaldırıyor bir elini havaya. Sadece rüzgarın sesi kalıyor ortalıkta. Bağırıyor.
“Nasılsın asker!”

18 Şubat 2008 Pazartesi

KALDIR AYAĞINI

Yatıra tükürüyordu bir adam. Hatta bununla da yetinmeyip elindeki değnekle dövüyordu mermeri hırsla. Küfürlerin bini bir paraydı... Yavaş yavaş toplandı oraya halk ve sol bacağının tümden ve kolunun dirseğine kadar kopuk olmasına aldırmadan bir güzel dövdüler ahlaksızı...
Halbuki haklıydı Kemal. Beş ay kadar önce mayına basmıştı bir operasyon sırasında ve karşısında ak sakallı yaşlı bir adam bulduğunda korkudan çişini salmış durumdaydı. Bir türlü çekemiyordu ayağını, soğuktan buz kesse, tir tir titrese de... Kendisini tanıtan evliya yaklaşıp üfledi toprağa ve artık gönül rahatlığıyla yürüyüp gideceğini söyledi Kemale’e.
“Kaldır ayağını oğul!”
İşte böyle demişti o. Adının gerçek anlamını da patlamayla birlikte anlamıştı Kemal. Kek Evliya! Hastanede ayakları kolları sızlarken o ses bir türlü gitmiyordu kulaklarından. Rüyasında karşısına çıkıp delice kahkahalar atıyordu yaşlı.
Ama susturacaktı onu Kemal. Gece gelecekti bir dahaki sefere ve başına geçirecekti yatırını bu adi evliyanın...

YIRTIK SAYFALAR

Necla hanım, mutfaktaki işini bitirip de salona geldiğinde okuduğu kitabın birkaç sayfasının altı yaşındaki sevgili oğlu Berkecan tarafından koparıldığını görünce canı iyice bir sıkıldı. Ama sabırlı bir anne olarak bir kez daha, ufak bir “Ama oğlum, oldu mu bu şimdi?” cümlesiyle şikayetini belli edip cıkcıklayarak koltuğuna gömüldü. Bir çabuk kitabı açıp kopan sayfaları çoktan okuduğunu müşaade edince ise içine su serpildi. Kitap öyle heyecanlı gidiyordu ki, beklemeye tahammülü yoktu. Oğlunun eline bir oyuncak tutuşturarak hemen okumaya başladı.
Neredeyse içine düşecekti sayfaların. Kendini kaptırıyor, hikayenin akışıyla beraber gözleri büyüyor, tırnaklarını yemeden duramıyordu ki ansızın bozulmuş bir ifadeyle duruverdi. Önce bir daha okudu o sayfayı. Sonra hızla çevirdi atlaya atlaya. İşte. Bu bölümde de aynı şey vardı. Hemen geriye döndü. Bir çabuk neler olduğunu bulmazsa delirecekti. Koparırcasına birkaç sayfa daha geçti ve elinden kitabı atıp ayağa kalktı hemen. Elleri titrer, göğsü körük gibi kalkıp inerken yırtık sayfaları aldı eline ve anladı herşeyi.
Kötü karakterin öldüğü sayfalardı bunlar. Berkecan onları koparınca kitabın akışı da değişmiş, karakter yeniden yaşama olanağına kavuşmuştu. Orada, apartmanın girişinde, elinde bir silahla bekliyordu sinsi sinsi ve belki de öldürecekti kahramanı...

KUŞLAR

Parkta, çocukların neşeli sesleri, kuşların cilveli ötüşleri arasında yüzü mosmor oturan adam birden ayağa kalkıp bağırdı.
“Hayvanlar, ben sizin ağzınıza sıçayım. Siktirin gidin! Puuu!”
Donup kalmıştı anneler, banklara çökmüş yorgun yaşlılar. Şaşkın gözlerle ansızın celallenip maymun gibi tepinmeye girişen deliye bakıyor, tehlikeli olur mu acaba diye düşünüyorlardı ki o dirseklerini beline yapıştırıp eğilerek bir kuş gibi şakımaya başlayınca korku dolu ifadeler yumuşayıverdi hemen. Deli olduğunda ortak bir karara varıldığı için bakışlar birbirini bulup anlayışlı gülüşlerle süslendi.
Ne yazık ki o adamın yıllarını büyü sanatına vermiş ve nihayetinde beş gün kadar önce kuş dilini anlama ve konuşma yetisine kavuşmuş mastır Selami Yanık olduğundan haberleri yoktu.
Kendisi bu adi yaratıkların ana avrat düz gitmekten, insanların arkasından atıp tutmaktan, dedikodu yapmaktan başka bir işleri olmadığını anlamıştı anlamasına da elden ne gelirdi. Geri dönüş büyüsü yırtık bir sayfayla birlikte yüzyıllar önce kaybolmuştu ve kitabın bir başka nüshası da bulunmamaktaydı. En iyisi öyle park, bahçe, trekking gibi olaylara girmemesi olacaktı bundan böyle.

FossurGama Sunar: Kayıp Ülkenin Masalları - Koca Delik

Sıcacık bir güneş okşuyordu Dumrul’un sert yanaklarını. İyice geçmişti içi çimenlere uzanıp kaldığı parkta. Ağzına bir çöp yerleştirmiş öylece nefes alıp veriyordu gökyüzünün maviliğine dalıp gitmiş.
Birden açıldı gökyüzü büyük bir gacırtıyla.
Çılgınca bir korku sardı Dumrul’un her yanını. Kaçmak için geberse de yatıp kaldı orada kaskatı ve deliğin içinde koskocaman bir yüz gördü. Kendisine bakıyordu dünyadan daha büyük, acımasız bakışlı, boynuzlu, sivri dişli bir dev. Pepeledi o, ayaklarıyla çimenleri yoldu, donuna kaçırdı azıcık ama tek bir şeyi asla yapamadı. Kalkıp kaçamadı bir türlü devin eli delikten üstüne doğru uzanırken. Bayılıp kaldı ve anca böyle sustu bir kuş gibi atan kalbi.
Uyandığında bir dağda buldu kendini. Yabancı geldi her şey ona. Ayağa kalkmayı başardığında üstünün başının battığını algıladı ve gerçeklerle yüzleşir yüzleşmez de delice ya da bilinçsizce kaçmaya başladı. Sonunda birisini görüp durduğunda anlayacaktı artık İstanbul’da değil de Peru’da olduğunu. Dev onu alıp buraya koymuş olmalıydı. Ama neden? Bir tanrı mıydı yoksa o? Hiçbir zaman cevabını bulamayacağı bu sorularla birlikte gitti elçiliğe ve yaşadığı şeyi kimseye anlatmayacağı üzerine ettiği yemini asla bozmadı ne orada ne Türkiye’ye döndüğünde. Fakat bir daha da asla öyle boş boş yatıp gökyüzüne bakmadı...

AMPUL

Odada boş boş oturuyordu Halim. Yığınla düşünce uçuşuyordu başında ve o belirli aralıklarla koca gözlerini dört bir yandaki ıvır zıvıra kondurup öylece bakakalıyordu. İşsizdi bir zamandır. Karısını sabah yolcu ediyor, bütün gün evde aylaklık ediyordu sıkıntı içinde. Söz verdiği gibi çıkıp iş arayamıyordu bir türlü. Sanki birisi emip alıvermişti yaşam enerjisini.
Bir bacağını dikip diğerini dizinin üstüne koyarak düşünmeye devam etti. Birden eski bir arkadaşı gelmişti aklına. Onunla yaşadığı salakça bir şeyler. Meyhanede yaşanan komik bir kavga... Ampula takıldı o sırada bakışı. Hafifçe yandı gözü ama dalıp gitmişti o anıların korunaklı dünyasına. Bir gülümseme yayılıyordu yüzüne. Topu topu altmış wattlık lambanın ışıltısı büyüyordu yavaştan...
Neler olduğunu, ne anlayacak ne de düşünecek zamanı oldu.
Birden çekilivermişti ampulun içine ve başının üst tarafından inanılmaz bir sıcaklık kavuruvermişti saçlarını. Çığlık atarak camın yüzeyine yapıştı hemen. Odanın konkav görüntüsü koca bir tokat gibi indi yüzüne. Nasıl da büyümüştü herşey. Ama manzarayı doya doya seyredecek zamanı yoktu onun. Yanıyordu. Dönüp bakınca kızıla çalan telden yayılan enerji yüzünü yaktı. Ter kıçına yürüyor, paçalarından şarıl şarıl akıyordu artık . İnleyerek döndü yine. Bir yumruk attı cama. Sonra birkaç tane daha. Şişiverdi kemikleri, patlayan derilerden kan süzüldü. O esnada bir Tanrı nimeti gibi geldi aklına fikir. Hemen pantalonunu çıkarttı ve ayağa kalkar kalkmaz zıplayıp savurdu onu. Tele dolanıp yanıverdi kot. Bir enerji fırladı ortaya onu alıp tabana yapıştıran ve birden cazırtılar çıkaran bir patlamayla sarsıldı içerisi...
Koltuğa düştü o her yanı yanmış bir halde. Bir salise bilde durmadı ama orada. Kendisini dışarı atıp karısının işyerine kadar koşturdu donuyla...

10 Şubat 2008 Pazar

İLAHİ DENEME

Kemal ölçüm aletiyle ustanın yanına koştururken birden iğrenç bir gacırtı duydu. Kafasını yukarıya kaldıracak zamanı bulması bile inanılmaz bir şanstı. Kepçenin yuvasından kurtulup üstüne düşmek üzere olduğunu görünce soluğu kesildi, elini istem dışı kaldırmaya çalıştı. Ardından... Başı omuzlarına geçmiş, gözleri kapanmış halde bir heykel gibi durdu bir an. Sonra şaşkınlıkla doğrulup üstünde asılı kalmış vinçe baktı. Hemen kaçmalıydı oradan. Davrandı bir çabuk. Ama ayaklarının yere mıhlandığını farkedip önce bacaklarına sonra çevreye bakındı ve gördüğü manzara onu öylesine şaşırttı ki ne yapacağını bilemedi.
“Hassiktir,” demekten başka bir şey gelmedi aklına.
Zaman durmuştu. İşçiler öylece, taş gibi bekliyorlardı ellerindeki alet edevatla...
Ve bir ses geldi hemen yanından: “Bana bak oğul.”
Telaşla döndü o. Karşısında kızıl sakallı, iki metre kadar boyu olan geniş mi geniş, yaşlı bir adam duruyordu. Bembeyaz bir cüppe vardı üstünde ve gözleri de sanki beyazmış gibi parlıyordu üstüne ışıkları alarak.
“Se... Sen de kimsin,” dedi Kemal kekeleyerek.
“Seç,” dedi adam kesin bir tonda. “Bir insan seç senin yerine ölecek. Kurtulacaksın o zaman.”
“Ama...”
“Seç,” dedi adam koca elini ona uzatarak.
Bir çabuk karar vermesi gerektiğini daha iyi anlatamazdı doğrusu. Sorgulamayı falan boşverip var gücüyle düşünmeye başladı Kemal. Tüm arkadaşlarını, nefret ettiği herkesi, ailesinin en uzak fertlerini, karısının ailesini geçirdi gözlerinin önünden ve kendisi de buna inanamayarak, tek kişi bile bulamadı ölmesini isteyecek.
“Çabuk ol,” diye bağırdı adam. “Fazla vaktin yok...”
“İ...istemiyorum,” dedi o hüzün içinde. Gözlerinin kenarından damlalar yavaşça süzüldü yanaklarına.
“Ölmeyi mi seçiyorsun?” dedi yaşlı adam, zamanın durmuşluğunda bir türlü yankılanmayan davudi sesiyle.
Kararına sarılınca müthiş bir enerjiyle dolup cesurca yapıştırdı o cevabı.
“Evet. Ölüm vakti geldiyse, elden başka bir şey gelmez. Allah’ın isteği olsun.”
Toprak ayaklandı birden. Bir hortum süpürüp attı her şeyi. Elleriyle yüzünü örttü o ve hemen açtı merak içinde.
Yaşamın sesleri sarıverdi ansızın çevresini. Vinç büyük bir gürültüyle hemen yanına gömüldü. Korkuyla öteye attı kendisini ve yuvarlanıp kaldığı yerde neşeli bir kahkaha patlattı, arkadaşları telaşla yanına koşarken. Anlamıştı olan biteni. Bir teste tabi tutulmuş ve başarıyla geçmişti. İsim verse ölecekti o... Şu iki tonluk vincin altında ezilip gidecekti...

İNTİHAR

Gözlerinden yaşlar boşanmasına karşı koyamıyordu o. Gökyüzünün grisi üstüne üstüne geliyor, iğrenç anıları, hayal kırıklıklarını tutarak onu betona doğru çekiştiriyordu. Aşağıda elliye yakın adam toplanmıştı şimdi ve polisler arkasından kilitlediği kapıyı kırmaya çalışıyordu. Bıkmıştı artık bu hayattan. Yaşamak istemiyordu. Aşağıya bakınca düşme korkusunun yavaş yavaş uzaklaştığını farketti. Duygular boşalıp gidiyordu saniyelere binmiş. Sonra bir ses duydu.
“Atla atla,” diye bağırıyordu birisi.
Konsantrasyonu bozulmuştu. Topluca bağırsalar bu onu daha da kamçılardı. Onlara gününü göstermek için hemen atıverirdi kendini oradan, ama hayır, sadece tek bir kişi... Görmek isteği her yanını sarmıştı. Taradı hemen aşağıyı. Evet. Orada, insanların en önüne geçmiş el çırpıyordu birisi ve mütemadiyen yineliyordu aynı çağrıyı.
Birden tüyleri diken diken oldu. Kuruyuverdi ağzı. Yutkunmaya çalışırken sıkıca tutundu trabzana.
Ölmüş babasına bir kez daha baktı gözlerini kısarak. Nasıl da neşeliydi “Atla,” diye bağırırken. Ağzından köpükler saçılıyor, diğer insanları da gaza getirmek için ikide birde dönüp kollarını havaya kaldırıyordu.
Çatıya atladı o ve sakin bir tavırla kapıyı açıp polislerle birlikte aşağıya indi.
Hevesi kaçmıştı. Ölmek istemiyordu artık.

ETİLERDE MUHTEŞEM EĞLENCE

Güvenlik görevlisi Esat dört tarafı duvar, teknik ekipman yığılmış küçük odada o rutin işi yerine getiriyordu her akşam olduğu gibi. Hızlı hızlı bir gün öncesinin kamera kayıtlarını inceleyecek, normalin dışındaki her şeyi rapor edecekti üstlerine. Bunlara dayanarak belirliyorlardı bir dahaki sefere içeri girmesi yasaklanacak kişileri. Bir buçuk saattir görüntü taramaktan Allahı şaşmış bir haldeyken birden bir gariplik farkeder gibi oldu Esat. Durdurup bir daha, bu sefer yavaş çekim izledi geçtiği yeri. Ama hiçbir şey yoktu ortada. Boşvermiş bir adam değildi o. İşini ciddiye alırdı. Bir süre durup kendisini rahatsız eden şeyin ne olduğu üzerine kafa patlattı. Az önce söylediği çayı bitirdiğinde hızlı çekim bir daha geçti o bölümün üstünden. İşte. His hızın içinde bir daha yakalamıştı kendisini. İyice kıllanmıştı şimdi. İleri geri hızlı hızlı defalarca inceledi o bölümü, taradığı alanı gittikçe daraltarak. Ve sonunda da tek kare modunda ilerlemeye sıranın geldiğini düşündü. Araya bir şeyler sıkıştığından emindi. Bulacaktı orada ne olduğunu.
Ama gerçek şu ki, sonucun böyle olacağını bilse hiç girişmezdi bu işe.
Durup mal gibi baktı ekrana. Gözleri koca koca açılmış, kasları devre dışı kalmış gibi aşağı sarkmıştı çenesi. Boynunu iyice uzattı sonra. Cinler açık seçik ortadaydı işte. Ve hızla ilerledi. Diğer fotoğrafı yakaladığında durdu. Donup kalmış insanları ve üstlerine binmiş, bacaklarına yapışmış yaratıkları gördü. Hızla diğerine geçti. Kaç kare atlayınca öbür görüntüyle karşılaşacağını adı gibi biliyordu artık. Müthiş bir sahne belirmişti şimdi karşısında. Bazı cinler heykele dönüşmüş insanları tokatlıyor, bazıları yere devirdikleri tiplerin donlarını başlarına geçirmiş beceriyorlardı kahkahalar atarak. Bir başkası eline geçirdiği sopayı bodyguardın kafasına indirmekle meşguldü. Osman kendilerine “düştüm galiba,” deyince “ne galibası oğlum,” diyerek nasıl güldüklerini hatırladı sabah.
Durdurdu kasedi. Çıkartıp elinde salladı. Heyecandan bayılacak gibiydi. Televizyon kanallarının logoları birer birer geçiyordu gözlerinin önünden. Nasıl da para kazandırırdı bu kaset ona be! Bir tokat çarptı masaya.
Ve güldü aynı anda birisi incecik. Müthiş bir korku tüylerini diken diken ederken hızla arkasına döndü o.
Bir cin duruyordu karşısında. Gözleri neredeyse onun kafası kadardı. Dikenden saçları elektrik akımlarıyla kaplıydı ve pis bir gülüşle açılmıştı ağzı. İncecik kuru elini uzattı Esat’a doğru. Kasedi istiyordu. On kere yutkunduktan sonra kasedi karşısındakine verdi o ve şakkadanak bayıldı gitti.
Uyandığında ilk işi kıçını yoklamak oldu eliyle. Kendisini de becermediklerini anladığında rahatladı. Sonra gördükleri hayal miydi acaba diye etrafı araştırmaya girişti kasedi bulmak üzere. Ama gitmişti kayıtlar. Yine yokladı kıçını, ve bir kez daha huzur dolu bir nefes saldı havaya. Hemen ardından da kendini dışarı atıp müdürünün odasına, istifa etmeye yollandı...

KOZA

Uyuyordu Sezai. Rüyanın içine daha yeni düşmüştü. Gölgeler uçuşuyordu her yanda. İlerliyordu o, acelesi olmayan hantal bir kamera gibi. Nereye dönse duvarlar karşılıyordu onu. Bir kapı farkedince oraya yöneldi. Yaklaşırken merakla birlikte korku da yapıştı paçasına. Eli öne uzanıp ittirdi kapıyı. İçeriye nasıl girdiğini anlamadı. Oradaydı şimdi işte. Çevresinde üç kez döndükten sonra bir yatak olduğunu farketti hemen önünde. Birisi yatıyordu orada. Yaklaştı... Kendisi miydi bu? Biraz daha yakına geldi ve yüzündeki acıyı gördü. Panik içinde çırpınıyor ama sadece başını oraya buraya sallayabiliyordu. Ve birden anladı her şeyi. Koza! Bedeni kozayla sarılmıştı. Kalbi delice atmaya başladı. Yataktaki vücudun içine geçip dehşeti tümüyle hissetmesi de o anda, birdenbire oldu. Ter üstünden oluk oluk boşanırken bağırdı o.
“Annecim!”
Açıldı gözleri. Sık sık nefes alıp verirken ve yaşadığının bir rüya olduğuna şükrederken bir gariplik hissetti. Ayakları! Oynatmaya çalıştı onları ama beceremedi. Ve bir kolu. Diğer eliyle zorlukla uzanıp yaktı yanındaki ışığı. Aman Tanrım! Gerçekten de bir kozanın içindeydi. Dehşet içinde inleyerek kendisini saran şeyi parçalaması ve dışarı çıkması yarım saat kadar sürdü. Apar topar giyinip annesinin evine koşturdu hemen. Uyurken başında durmasını istediğinde şaşırdı kadın ama ne kadar uğraşsa da bir şey alamadı oğlunun ağzından.
Bir ay kadar orada kaldı Sezai. Evine gitme düşüncesi bile dehşet içinde bırakıyordu onu. Ama bu çözüm de işe yaramayacaktı. İlerleyen günlerde annesi, kendisini bu zor görevle perişan eden oğluna lanetler ederek televizyonun başına gidince ve orada sızıp kalınca aynı şey bir kez daha yaşandı. Oğlunun boğuk haykırışlarıyla sabaha karşı uyanan kadın odaya girdiğinde korkudan neredeyse altına kaçırıyordu. Ama kaçmadı annelik içgüdüsünün sağladığı o muhteşem güç tam zamanında ortaya çıkınca. Kekeleyerek yaklaşıp baktığında anladı oradakinin bir koza olduğunu ve “Ay ay ay,” bağrışlarıyla mutfağa koşup bir bıçak alarak oğlunu kurtardı hatırı sayılır bir uğraşla...
Hemen bir tanıdık buldular hastaneden. Olayın gizli kalması için şarttı bu. Dinlediklerine inanamayan doktor vücut salgıları ve normal dışı durumlarda bunların hastaya sağladığı güçler konusunda araştırmalar yapan ünlü bir profesöre anlattı durumu. Amerika’da bir konferanstan yeni dönmüştü Kazım Türkek. Kanser gibi hastalıkların bertaraf edilmesi gibi daha pragmatik konularda çalışıyordu ama söylenenler doğruysa bu olağanüstü vakayla tıp tarihini allak bullak etmenin yanında daha da ne gibi sorunları çözebileceklerini ve belki Türk Ordusu için süper bir kahraman bile yaratabileceklerini bir çabuk analiz eden profesör hemen yanına çağırdı Sezai beyi. Tetkiklere başlamak için bir gün bile beklenmemeliydi ona göre. Annesi de bu olaya şahit olduğuna göre... Evet, gönül rahatlığıyla kendi cebinden karşılayacaktı masrafları.
Laboratuarda özel olarak kameralarla donatılan alana Sezai’nin evindeki yatak odasının eşyaları konuldu, kendisini rahat hissetsin diye. Fakat ilk gece hiçbir şey olmadı. İkinci gece de görevinin başındaydı Kazım Türkek. Gerekirse bir ay her gece izlemeye hazırdı bu suskun, garip adamı. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmezdi ona göre... Ve saat üç civarlarında elektrotlardan gelen sinyaller bir şeylerin yaşanmaya başladığını gösterip hepsini heyecan içine ayağa fırlattı. İnfra red taramalarla vücudu saran kozayı farkettiklerinde ses geçirmez bir odada olmanın rahatlığıyla bağırışıp birbirlerinin ellerine tokatları çakmaktan çekinmediler. Sonraki saatler serumdan Sezai’nin koluna akıtılan bir uyku ilacıyla garanti altına alındı. Koza üretiminin durmaması en önemli şeydi o anda. Hasta tamamen kozayla çevrelendiğinde asistanlar, profesörü artık müdahale etmeleri gerektiği konusunda uyardılar. Geç kalmaları Sezai beyin ölümüyle ya da başka rahatsız edici şeylerle sonuçlanabilirdi. Ama profesör bu zavallıların parmak bastığı sorunları çok önceden düşünüp neyin doğru olduğuna karar vermişti. Seslerini kesip oturmalarını söyledi. Vakanın gelişimi soğukkanlılıkla izlenip not edilecekti. Yanı başlarına kadar gelen bu şansı geri tepmeye nasıl cüret ettiklerini anlayamıyordu bir türlü. Gözlerinin önünde tarih yazılırken nasıl bir insanın, sıradan bir insanın hayatı daha önemli olabilirdi ki?
Böylece bir hafta kadar koza içinde kaldı Sezai bey ve profesörün artık uykusuzluktan hayaller görmeye başladığı o gün de bir şeyler yaşanmasa müdahale etmeyi düşünüyorlardı artık. Kıpırdanmalar başlayınca dayanamayıp içeri koştu herkes. Bir kol beş dakika kadar önce vurmaya başladığı yerden çıkınca yüzler biraz buruştu ama. Özellikle de Kazım Türkek’inki. O da herkes gibi bambaşka bir dönüşüm bekliyordu. Bir sinek ya da kelebek çıksa daha memnun olacaktı şu kozadan. Akıllı bir sinek soyu gelişse nasıl da tepetaklak olurdu evrim... Di mi ama!
O, sönüp giden hayalleriyle haşır neşir olurken Sezai zar zor kozadan çıktı ve orada onca insanın durup da kendisine yardım etmediğini görünce ana avrat düz gitti hepsine. Ardından çevresinde dönerek şapşal bir ifadeyle nerede olduğunu anlamaya çalıştı.
Evet. Çok da başarısız değildi aslında deney. Dönüşmüştü Sezai. Vücudu aynı olmasına karşın kişiliği, anıları, duyguları, her şeyi bambaşkaydı. Toplumun arasına salındığında annesi olarak bilinen kadının yanına gidip rol yaparak bir süre öyle geçindi ve zamanla nice nice yeteneğini keşfeder keşfetmez de bir iş bulup yeni yaşamına kolayca adapte oldu...
Ama o kadar da nankör değildi. Annesi olarak bilmese de bayramlarda hep ziyaret etti Nimet hanımı, akrabası olduğunu söyleyen diğerlerine de hürmette kusur etmedi...

BOMBA

Ahmet Hakkı dev alışveriş merkezinin alt katında, o koca akvaryumda aylak aylak dolaşan rengarenk tropik balıkları inceliyordu bir süredir. Tembellik hakları ellerinden alınıp çalıştırılmalıydı bu kahrolası hayvanlar da. Kendisi üç çocuğuna, bir de işe yaramaz şişko karısına bakmak için gecesini gündüzüne katıp, affedersiniz eşşek gibi çalışıyordu yıllardır. Yarım saat zar zor kaçabilmişti işyerinden bu gün de ve ofiste, artık neredeyse bir uzvu haline gelen o dandik masada yiyordu yemeklerini her zaman.
Neyse... Kafasını sinirli sinirli sallayıp döndü ve yürüyen merdivenlere yöneldi hantal vücuduyla.
Sonrası zamanla ya da düşünmekle ilişkilendirilebilecek gibi değildi pek.
Bir şeyler olduğunu anlayacak kadar kısa bir süre tanıdı ona parçalanan beyni. Bir patlama mı?
Evet. Oraya konulan yüksek tahrip gücüne sahip bomba camları kasırganın içindeki yağmur taneleri gibi savurup, metal aksamları büküp atarken yüzlerce kişinin bacağı kolu kopmuş, geniş salonun ortasından kopan kocaman bir parça aşağı katta dolaşanları da ezivermişti.
Önce kısacık bir itişme yaşadığını hissetti o. Bir çığlık duydu havaya doğru yükselen. Sonra hızlı hızlı yürüdüğünü farketti yolda. Elleri ceplerindeydi ve soğuk bir ter damlası süzülüyordu yanağına. Yanından polis arabaları akarken o doğruca bir mağazanın vitrinine yöneldi. Anlayamıyordu. Bir hayal miydi yaşadıkları? Kendisine anca mı gelmişti patlamadan sonra? Eğilip üstüne başına baktı bir yarası var mı diye. Yansıma yakıverdi onu büyük bir şokla. Ama hayır. Hayır!
Bağırarak yere çöktü.
Bir başkasının bedenindeydi!
Bayılıp kaldı... Burnuna limon kolonyası koklatıp kaldırdıklarında tuvalete gidip bir daha baktı kendine. İğrenç bir yüzdü bu. Çopur, fare suratlı, çipil gözlü... Demek ölmemiş, ruhu aynada, o ne isterse yapan şu tipsiz herifin içine geçmişti. Bu da müthiş bir şanstı aslında... Sokağa çıktığında sevinsin mi üzülsün mü bilemiyordu. Yürüyordu nereye gittiğini bilmeden. O esnada cebindeki telefon çaldı ve Tanrının ona sunduğu müthiş şansla burun buruna geldi o.
Açtı Ahmet Hakkı. Görünmüyordu numara falan.
“Ellerine sağlık oğlum. Adresi atıyorum şimdi. Hemen oraya gideceksin,” dedi incecik, k’ların üstüne üstüne vuran garip bir ses çabucak ve kapattı telefonu.
Mesajı görmesi ve bombayı patlatan kişinin bedenini ele geçirdiğini anlaması çok da uzun sürmeyecekti. Ahmet Hakkı hemen bir tektekçiye yollandı ve biraları ardı ardına devirirken bol bol düşündü. Önce karısına gidip durumu anlatmaya ve hayatına olduğu gibi devam etmeye karar verdi. Sonra kimliğinin belli olduğunu, terör grubunun izini hemencecik bulacağını algılayıp bu plandan vazgeçti. Gidip her şeyi polise mi anlatsaydı acaba? İnanırlar mıydı kendisine? Yok, hemen alırlardı içeri. Ve birden aklına şu geldi. Kameralar. Eyvah! Kesin alınmıştı görüntüsü kayda. Bir bira daha söyledi efkar içinde. Ve bitirince kalkıp bir çabuk adrese gitti, ağzının kokusunu silmek için bir sürü karanfil çiğneyerek...
Yapacağı fazla da bir şey yoktu. Onu dışarı kaçıran örgütün içinde yükseldi yıllar içinde. Başka bir karı aldı ve iki çocuğu daha oldu...
Tanrının bir öküze böylesine bir şansı, ölenlerin öcünü alsın diye vermesi garip bir çelişkiydi doğrusu.

OH OOH!

İmam Hayrettin mikrofona sıkıca yapışmış, huşu içinde kendinden geçmişken gözleri duyduğu o saçma sesle aralandı. Arapçanın hoyrat gırtlak numaralarıyla ağzından süzülen nağmeler şöyle bir kesintiye uğrasa da devam etti işine kaç zamandır olduğu gibi. “Oh ooh, yavrum,” falan gibisinden bağıran kimse, elbet çok yakında canına okuyacaktı Allahın izniyle. Terbiyesiz herif! Ahlaksız! Münafık!..
Sadece sabah ezanında yaşanıyordu bu garip olay. Bir çabuk dışarıya koşturup da kimseyi bulamayınca kuduran Hayrettin bey, kaç Cuma hutbesinde bu konuyu dile getirmekten, aval aval yüzüne bakan insanlara hakaretler yağdırmaktan yorulmuştu artık. O gece kararını vermiş olarak, mutlu mesut aşağı inip karısıyla konuştu uzun uzun.
Ertesi gün ezanı biraz uzun tutuyordu bilerek...
Karısı ise fıldır fıldır dolaşıyordu ortalıkta. Camide kimsenin olmadığını müşaade etmiş olarak dışarıya çıktı çok geçmeden. Sokaklar bomboştu. Ancak kendini bilmez herifin neşeli bağırışlarla tuttuğu tempo kulaklarına doluyor, onu hedefe doğru yönlendiriyordu Allahtan. Biraz yürüyüp sağ taraftaki dar aralığa saptı. Sesler iyiden iyiye artarken kocasının azarından korkarak hızlı hızlı yürüdü o ve caminin arkasındaki küçük bahçeye vardı. Gözleri önce geneli sonra detayları taradı. İki seçenekte de kimseyi göremeyerek yaklaşıp parmaklığın kapısını açtı. Toprağı yavaş yavaş adımlarken yüreği küt küt atmaya başlamıştı. Ses neredeyse yanındayken o kimseyi görmüyordu. Bir daha taradı her şeyi. Sonra başı hemen yanında, aşağıdaki taşı buldu. Tam üstünde dikilmesi için bir adım atması yetmişti. Dizlerinin üstüne çöktü ardından. Şimdi bacaklarındaydı titreşim. Kulağını uzatıp yere dayadı.
“Oh Ooh, yetmiş, seksen, doksan...”
Kadın ayağa fırlayıp, gözleri pörtlemiş olarak camiye koşturmaya başladı. Sadece tüyleri değil saçları da diken diken olmuştu.
Yatırdan geliyordu sesler...

KİM BU?

Tahir bey karısıyla birlikte televizyonun önündeki mor kadife koltuğa gömülmüştü. Yemekten kalan, yarısı dolu rakı bardağı elinde, meyve tabağı yandaki sehpadaydı. Babalarının kopyası, biri on biri oniki yaşında iki çocuk da gözlerini dikmiş, ağızları aşağı sarkmış ekrandaki vurdulu kırdılı filmi izliyorlardı ki birden ışıklar çaktı önlerinde. Mavi bir elektrik akımı odadaki her yere değip genişledikten sonra ortada toplandı yoğunlaşarak.
“Nooluyo lan?” diye ayağa fırlamaya çalıştı Tahir bey.
Karısı bir çığlık atıp göğsünü tuttu.
Aynı şekilde bakmaya devam etti çocuklar.
Ve o an, televizyonun yanında, özel başlığı, pilot gözlüğü, ışıltılı elbisesi, yüksek parlak botlarıyla bir adam belirdi şak diye.
O da hayretle etrafına bakındı. Önce Celal beye sonra karısına ardından yine Celal beye döndü. Utangaç bir gülüşle kıvrıldı ardından ağzı. “Özür dilerim, bir yanlışlık oldu,” diyip saatine bastı ve yok oldu ortalıktan...

KANTİNDE HATIRLANAN

Cenk kantinde arkadaşlarıyla oturmuş, bir gün önceki şampiyonlar ligi maçından konuşur, bir yandan da çayını yudumlarken birden boynunu dikip önüne gelen görüntüye konsantre oldu. Bir kızı öptüğünü görüyordu. O kadar canlıydı ki her şey, ürperdi. Sonra bir başka sahne geldi aklına. Elele Karaköy’e yürüyorlardı neşe içinde. Bir hüzün; kapkara, sardı benliğini ansızın. İçine süzüldü sıkıntı. Ayağa kalktı aniden. Önündeki plastik çay bardağı devrilip gitti.
“Eyvaah!” dedi arkadaşı Sertan diğerlerine yandık gibisinden bir bakış atarak.
O kimseyi duymadı. Birden önünde belirmişti kızın yüzü.
Şaşkınlık içinde döndü. Yumruklarından ter fışkırırken büyülenmiş gibi ayaklarını sürüyerek yürüdü. Sınıflarından Elvandı bu. Sahneler otoyolda akan arabalardan farksızdı. Yaş yürüdü gözlerine. Hatırlıyordu her şeyi.
Elvan’ın önünde durdu. Birkaç kız daha vardı yanında. Hepsi korku dolu bakışlarını Cenk’e dikmiş, gergin bekledi...
“Elvan,” dedi o titreyerek. “Elvan. Seviyorum seni.”
Kafasını ellerinin arasına gömüp hüngür hüngür ağlamaya başladı kız. Şimdi tekrar gitmesi gerekecekti o büyücüye. Unutma büyüsü bir süre idare edip sonra patlıyordu işte böyle. Ve Cenk’in her zaman olduğu gibi, olay çıkarmaması için dua etmeye başladı hem kendisi hem ikisinin ortak arkadaşları...

DOKTORUN ÇİLESİ

Bektaş Mümin operasyona konsantre olmak için müthiş bir çaba sarfediyordu. Zavallı kadın hemen önünde, kıpkırmızı olmuş, nefes alıp vermek ve ıkınmak için kendini zorlayıp dururken devamlı bir gün önce kaybettiği babası geliyordu aklına. Çok seviyordu onu. Aralarında nasıl da müthiş bir ilişki vardı... Ağlamasına ramak kalmıştı ki kadın bağırdı Allahtan. Kafasını sallayıp eğildi hemen. İşte geliyordu bebek. Şeffaf eldivenin yapıştığı uzun, düzgün parmaklarıyla küçücük kafayı tutup çekti. Ve kollarında havaya yükseldi çocuk. Ağlaması için ters çevirip kıçına bir şaplak atmanın zamanı gelmişti.
Ama o da ne?
Gülüyordu bebek kendisine.
Kaldırdı şaşalayarak. Salakça bir hisle sarmalanınca tüyleri diken diken oldu.
Yüzü... Yüzü babasının aynısıydı. Göz kırpışı...
Göbek bağını kesmesiyle çocuğu alıp kaçması bir oldu Bektaş Mümin’in. Kadın, hemşire ve dışarıda bekleyen yakınlar neler olduğunu anlayıp yaygarayı koparana kadar köye giden yolda ilk kilometreleri geride bırakması işten bile değildi. Dünyaya yeniden gelmişken babasını bir başka aileye bırakmaya hiç niyeti yoktu doğrusu...

HAYVANAT

Tuğçe sevgilisini hayranlık dolu bakışlarla izledi bir süre. Bir yerden içecek bir şeyler alıp gelecekti erkeklerin en şahanesi, en müthişi Ahmet. Kafeslere doğru döndü ardından, neşesini dört bir yana saçan o tatlı yüz ifadesiyle. Ellerini arkasında birleştirip topuklarını keyifli keyifli yere vurarak yürüdü. Ne kadar mutlu olduğunu düşünüyordu. Gökyüzüne baktı bir iç geçirerek. Masmavi, pırıl pırıl bir güneş. İçine bir serum gibi sızdı öğlenin huzuru. O esnada bir hırıltı onu çekip alıverdi hayal dünyasından. Başını çevirdiğinde kafesin parmaklıklarına çalım satarak yaklaşan kaplanı gördü. Ne kadar da güzeldi. Garip bir mırıltı ulaşıyordu kulaklarına. “Nooldu, acıktın mı canım?” diyerek güldü o. Mırıldanarak gözlerini dikip süzmeye devam etti kaplan. Dili dışarıdaydı. Gözleri... ve... mırıltı... ve gözler... Birden boşalıverdi bakışları Tuğçe’nin. Göz kapakları sonuna kadar açıldı. Beynine sızan küçücük bir ses... “Yanıma Gel!” Büyüdükçe büyüdü emir ve gündelik mantığın içeri sızmasını önledi benliğin kapısını kapatarak. “Tamam,” dedi o sonunda ve ağır adımlarla ilerleyip “Girmek Yasaktır” levhasının yanında uzanan çitin üstünden atladı. Kaplan yalandı bakışlarını bir an bile kızın anlamsız gözlerinden çekmeden. Uzandı Tuğçe’nin elleri öne. Demir parmaklıklar ile arasında on santim var yoktu.
Birden Ahmet’in güçlü parmakları kavrayıp geriye çekti sevgilisini.
“Naapıyorsun Tuğçe, delirdin mi allasen!”
Uyanıp irkilerek ama gerçekten de neler olduğunu anlamadan sevgilisine baktı o.
“A, Ahmet, geldin mi?”
Dönüp kafesin iç taraflarına yürüdü kaplan kıçını bir oraya bir buraya sallayarak...

YANLIŞ NUMARA

Yolda sağına soluna bakınarak, keyif içinde yürüyordu Kemal. Trafiğin aktığı gürültü selinin içinden yandaki yola sapıp alacakaranlığın son demlerini üstüne almış, kıpkırmızı tutuşan denize doğru ilerlerken cep telefonunun çaldığını duydu. Kimbilir ne kadar zamandır arıyorlardı. Hızla elini cebine sokup çıkardı aleti. Kulağına götürdüğünde iğrenç bir gülüş duydu. Öfkeli bir soluma eşlik ediyordu buna.
“Alo,” dedi ne olduğunu anlamak üzere.
“Neden aradın beni?” dedi hırıltılı, derin bir ses. Sonra ekledi. “Ve neden konuşmadın?”
“Ben mi?” diye sordu Kemal bozularak. “Ben kimseyi aramadım.”
“Öyle mi gerçekten?” diye sordu karşıdaki pis bir gülüşle. “Emin misin?” diye de ekledi ardından ciddileşmiş gibi...
“Öyle tabi canım,” dedi Kemal. “Siz kimsiniz?”
“Demek benimle alay etmeye cesaret ediyorsun ha?” dedi adam hırıl hırıl.
“Kardeşim, kim olduğunu söyle, bileyim de öyle konuşalım,” dedi Kemal hafif sinirlendiğini belli ederek.
Ve birden elindeki telefon yanlışlıkla bir elektrik direğine dokunmuş gibi her tarafını yakıverdi. Kemal ne olduğunu anlayamadan, telefonu da bırakıp atamadan yerlerde sürünmeye başladı. Ciyak ciyak bağırırken basınçlı, plastik bir su borusuna tutunmuş gibi bir oraya bir buraya savruluyor, arada bir havaya fırlıyordu. Ve birden sona erdi bu işkence. Yoldaki insanlar durmuş, hayretler içinde neler olduğuna bakıyorlardı. Kesilen soluğu yerine geldi önce. Diken diken olmuş saçlarıyla doğruldu. Telefonu önüne getirmek oldukça zor oldu, enerjisi alınmış kaslarıyla. Arayan numaraya baktı hemen. Hangi numara olduğu görünmüyordu. Ağzından akan salyaları toparlayamasa da başka bir şey düşünmeyi başardı o esnada. Onun kendisini aradığını söylemişti ses. Aranan numaralara girdi ve 6 ile başlayıp yine 6’yla sıralanan en az yüz sayıyı tuşlamış olduğunu gördü kilidi açık unutup.
Devrildi yere. Kendisini kaldırmaya gelenler delirmiş gibi gülen adamı görünce şöyle bir duraladılar. “Şeytan, şeytan...” diye sayıklıyordu zavallı...

ALDATMANIN ARİTMETİĞİ

Turhan bir şirkette bilgi işlem müdürü olarak çalışıyordu. Maaşı iyiydi. Kendine bakar, muntazaman spor yapardı, arkadaşları tarafından sevilen bir kişilikti. Ancak tüm bu olumlu özellikler son günlerde keyfinin bir hayli kaçık olmasını engellemiyordu. Tatlı mı tatlı karısının kendisine karşı, azıcık, çok değil, evet birazcıcık soğuk davranması dikkatini çekmişti ve bir ay kadar önce başlayan bu durum, günler geçtikçe beyninde yeni yeni paranoyak fikirler doğmasına yol açıyordu. Başlangıçta hadi canım, falan dese de artık bıçak kemiğe dayanmıştı.
Kahvaltısını bitirip evden dışarı çıktığında ve parkta sigara üstüne sigara tüttürerek iki saat kadar vakit geçirdiğinde işte böyle hislerle doluydu. Çalıların arasından apartmanın girişi açıkça görünüyordu. Dönüp dönüp oraya geliyordu devamlı ve görüşünü arttırmak üzere kapattığı sağ gözü ağrımaya başlamıştı. Apartmana topu topu dört kişinin girdiğini görmüştü, ancak onların komşuları olduğundan da adı gibi emindi. Fakat, diye düşündü alt dudağı aşağı sarkarak. Komşulardan biri olamaz mı. O Emin denen züppe mesela. Bu olasılık aklına gelir gelmez fırlayıp koşturdu evine doğru. Merdivenleri ikişer üçer çıkıp paspasın önüne gelirken yavaşladı gürültü çıkarmaktan korkarak. Kapıyı itinayla, neredeyse çıkırdatmadan açıp içeri süzüldü. Holde durup dikildiğinde yüzü bir anda kıpkırmızı oldu. Kanı çekildi şak diye. Karısının ahlarını ohlarını duyunca bayılacak gibi olmuştu. Duvara tutunup bir süre soluklarını düzenledi. Ardından titreyen bacaklarını düz tutmakta bir hayli zorlanarak ilerledi. Yatak odasının kapısına geldi. Kafasını içeri uzattı ve gözleri o kadar büyüdü ki, neredeyse patlayacaklardı yuvalarına sığmayıp.
Bir uzaylı; koca kafalı, sivri kulaklı, kolu bacağı upuzun bir uzaylı karısını domaltmış tak tok pompalıyordu...
Evden çıktı Turhan. Doğruca otogara yollandı. Neresi olursa olsun. Gidecekti buralardan, asla dönmemek üzere...

HAZİNE AVCILARI

Kemal, Çoban Tuğrul ve Piç Yavuz’un arasında karanlık ormanın içlerine doğru mistik bir gerilim içinde ilerliyordu. Zenginlik düşüncesi üçünün arasında bir hayalet gibi dolaşıyor, bir ona bir şuna bir öbürüne uğrayıp bolca vaatte bulunarak tatlı tatlı gülümsemelerine yol açıyordu.
“Daha çok mu var be?” diye sordu Kemal daralan nefesini açmak için bir süre mola vererek. “Versenize bir bakayım şu haritaya.”
“Naapçan lan şimdi? Yürü hadi.” diye çıkıştı Piç Yavuz, “Biz günlerdir inceliyoz, merak etme sen, az kaldı.”
“Çok sabırsız kardeşim bu adam da yaa,” dedi çoban, sırtlan gülüşüyle. “Paraya çok ihtiyacı var sanki. He heh he!”
“Var tabi. Sizin ne kadar varsa o kadar var,” derken düşündü Kemal. Çoban ne demek istiyordu ki? Kendisinin işsiz olduğunu bilmiyor muydu? Güldü Yavuz da...
“İçin zengin senin Kemalcim, için. Onu diyo çoban.”
“Heee, onu diyom, he he hee!”
İkisi de gevrek sırıtmalarla sarsılmaya devam ederken çıkıştı Kemal:
“İç zenginliğine sokayım. Ağzımız kokuyo oğlum. Hadi be! Bi de essah çıkıyo mu şu küp muhabbeti!”
“Çıkacak oğlum, sen merak etme, yeter ki bizle birlikte yürümeye devam et.” dedi Yavuz.
“Hee, sen yanımızda dur yeter. He hee hee.” diye, sırıtarak katıldı Çoban.
Yeniden ilerlemeye başladılar. Çok geçmeden merakı baskın gelip yine sordu Kemal.
“Ayaklarıma karasular indi be. Hişşt, Yavuz. Çok var mı daha harbiden?”
Durdu Yavuz. Çevresine bakındı. Sonra Kemal’e cevap vermeden “Burası olabilir mi?” diye sordu Çoban’a.
“Hı hı.” dedi çoban. Ciddileşmişti.
Kemal’i heyecan bastı ansızın. “Nasıl lan? Geldik mi?” diye sordu titreyerek.
Yavuz’un seslendiği kişi yine kendisi olmadı. “Kazmayı çıkar bakalım.” dedi Çoban’a.
Bir daha sordu Kemal inanmazmış gibi. “Burası mı lan gerçekten? Yavuz!”
Yavuz ona bakıyor ama cevap verecekmiş gibi görünmüyordu. İhtiras dolu soğuk bir ışık kaplamıştı gözlerini. Haritanın gerçek olup olmadığı az sonra belli olacaktı, tedirgin olması normaldi. Anlayışla önüne bakıp malzemelerini çıkaracaktı ki bir soru daha geldi Kemal’in aklına. Allah Allaah? Nasıl böyle oluyordu ki?
“Pardon be Yavuz. Bu nasıl harita? Mihenk taşı falan yok mu yaa? Öyle göz kararı mı..? Ahhhh!!”

Ve susmak zorunda kaldı Kemal. Sırtına saplanan kazmayla yere yuvarlanıp toprağa yapıştı. O orada, can çekişip sarsılan vücuduyla yatarken hemen koşup başına çöktü diğerleri. Bir çabuk kazmayı çıkarıp sırtüstü çevirdiklerinde iğrenç kokan son nefesini küfredermiş gibi suratlarına yolladı Kemal. Onlar buna aldırmayıp bıçaklarını çektiler ve karnını boydan boya yarıp ellerini içine soktular.
Önce Piç Yavuz dışarı çıkardı ellerini. Çoban’ın burnunun önüne getirip bağırdı.
“İşte oğlum, bak, haritayı görünce olur mu hiç, sahte bu demiştin. Gördün mü, yalan değilmiş. Zengin olduk zengiiin!”
Avucunda, üstünü kaplayan kana ve gecenin karanlığına aldırmadan parıldıyordu zümrütler...

GOBARAK

Telefon çalınca sıkıntıyla yerinden kalkıp yürüdü Hasan bey. Tam da maç başlayacaktı. Uzanıp kulağına götürdü ahizeyi.
“Sakın Gobarak demeyin,” dedi bir ses.
“Gobarak mı?” diye sordu Hasan Bey, hemen ardından da bir küfür savurmayı düşünerek ve patlayıverdi beyni.
Yere düşen ahizeye “Beyniniz patlar,” demeyi başarmıştı gizemli sesin sahibi ama geç kalmıştı.
Duvarlardan yere dökülüyordu o esnada kanlı parçalar…

5 Şubat 2008 Salı

TÜRBE

Mahalle arasında, daracık bir odadaydı Susuz Evliya’nın yatırı. Saat yediye geliyordu ve Nevin hanım türlü işten sıyırtıp anca gelebilmişti oraya. Elleri yüzünde, oğlunun üniversite sınavını kazanması için dua ederken birden arkasında bir tıpırtı duydu. İçinde yeşeren ürpertiye uyup hızla dönerek baktı ve beyaz sakallı, zararsız görünüşlü yaşlı bir adamın kapıyı açıp içeriye girdiğini gördü.
“Kapatıyoruz hanım,” dedi adam.
“Ama, biraz dua edecektim,” dedi Nevin hanım.
“Yarın gelin,” dedi yaşlı tok sesiyle, yüzünde en ufak bir tebessüm olmaksızın ve ilerledi yatıra doğru. Sonra bekledi kadın dışarı çıksın diye. İtiraz etme fikri uçup gitti Nevin hanımın aklından. Tıpış tıpış dışarı çıkıp bir yirmi metre yürüdükten sonra anca geri döndü düşünceler. Dönüp türbenin kapısına baktı. Adam niye içerde kalmıştı ki? Orada ne yatacak ne de oturacak bir yer vardı. Temizlik mi yapacaktı akşam akşam? Merak arkasından yaklaşıp dürtükleyiverince çabucak geriye döndü. Üstteki camdan içeriye bir göz attı. Elini ağzına götürdü sonra hayal kırıklığına uğramış gibi. Bir kez daha baktı ardından. Kimse görünmüyordu. Çekinerek çevirdi kapının tokmağını. Ses gelmeyince içeriye attı adımını. Kocaman gözleriyle bir daha gözden geçirdi daracık yeri. Allah Allah, diye mırıldandı. Nereye gitmişti bu adam canım? Sonra birden aklına düştü o garip fikir. Olabilir miydi? Yatıra girip orada uyuma edepsizliğinde bulunabilir miydi bir insanoğlu? Hem de öyle yaşlı bir zat. Bu soruya cevap bulmadan şurdan şuraya gitmeye niyeti yoktu. Yavaş adımlarla yaklaştı. Kapağa elini dayadı bir. Sonra nefesinin daraldığını hissetti. Heyecan gittikçe artıyor, baş örtüsünün altı terle doluyordu. Daha fazla bekleyemeyecekti. Adam oradaysa dışarı kaçar, hemen polisi çağırırdı. Ya da esnafı toplardı buraya... Ansızın tutup kaldırdı kapağı ve şaşarak durdu. Boştu içerisi. Ne bir insan ne de başka bir şey vardı.
Arkasında bir tıpırtı duydu o sırada. Tüyleri diken diken olurken hızla çevirdi vücudunu.
Yaşlı adam içeri girip baktı ona buz gibi. “Kapatıyoruz hanım,” dedi sonra.
Nevin hanım, adama çarpıp çarmadığını bilmeden delirmiş gibi dışarı attı kendini ve baş örtüsünü, ceketini, ayakkabılarını birer birer atıp yollarda koşturmaya başladı...

KAPI

Boğuk vuruşlar gecenin huzurunu bozdu. Küçük küçük sallanıyordu yatağın demir trabzanları. Gözleri pat diye açıldı Celal’in ve hoyratça dürttü karısını. “Şışt, Nazlı, duyuyon mu gız?”
“Hı?” dedi kadın bir gözünü açarak ve yine düşüverdi uykunun pamuktan havuzuna. Ama Celal’in onu rahat bırakmaya niyeti yoktu. Sarsıp yumruklayarak önce karısını sonra yan odadaki iki oğlunu kaldırdı. Gözleri çapaklı, ortada öylece sallanırlarken, “Susun,” diye ikaz ederek dinlemelerini istedi, dik bir yamaca kondurdukları gecekondunun beton zeminine kulağını dayayarak.
“Tump tump,” diye atıyordu sanki toprağın kalbi. Hepsi duymuştu bir kez daha, kaç gecedir olduğu gibi.
Ve Celal “Yeter lan artık,” diyerek dışarıda, eve yapışık çıktığı ufak erzak kulübesine koştu. Yarım saat sonra Nazlı’nın yalvarmaları da beş para etmemiş ve hepsi kazma kürekle zemini parçalamaya girişmişti. Sabaha kadar çalıştıklarında ise bir metre anca inmişlerdi aşağıya doğru betonu parçaladıktan sonra. Ama durmadan devam ettiler tok toklar çoktan kesilmiş olsa da. Akşam kolları kopacakmış gibi sedirlere devrildiklerinde beş metre derinlikte hiçbir şey bulamamış olmanın hüsranı da çökmüştü üstlerine. İşte tam da o sırada, yani saat on bir gibi yine başladı vuruşlar. Şimdi tüyleri ayağa dikip, aklı başında herhangi bir insanı oradan kaçırtacak kadar da yakından geliyordu sesler.
“Kalkın lan, çabuk, hadi len...”
Çalışmaya devam ettiler ve en çok yarım saat sonra kazma madeni bir şeye çarpınca Celal nasıl sevineceğini bilemedi. Ortalığı temizleyip çukuru genişlettiklerinde tek sorun artık ses mes duyulmamasıydı.
“Aman Celalim, yapma,” dedi Nazlı kallavi bir demir çubuğu yere yayılmış büyük, süslü kapının aralığına geçiren ve hiç durmadan yutkunan kocasına. “Polisi neyin çağıralım, kimbilir ne çıkacak altından!”
“Saçmalama be!” diye terslendi hayatının her anında merakına yenilen Celal. “Bu işi bu akşam çözecez anasını satayım. Hem şu kapıya bakıvesene sen len, nasıl da değerli kimbilir.”
Ardından da işe girişti. Ancak gümüş desenlerle işlenmiş, ortası Celal’in sandığı gibi bakır değil, yüzde yüz altın olan kapıyı yerinden sökmek pek de kolay olmayacaktı. Sonunda gacırdayıp topraktan kalktığında içeriden yükselen sıcak isli bulut onların şaşkınlığına eşlik ederek tavana kadar yayıldı.
“Bu ne be?” dedi Celal.
“Uiyf, çok sıcak,” dedi Nazlı.
Yukarıda, temizlenen toprakları kova kova dışarı döken çocukların açık ağızlarından metale damlayan salyalar cızlıyordu buhara dönüşürken..
Ve birden kapı ardına kadar açıldı. Hiçbir yere kaçacak zamanları olmadı onların. Sadece aşağıdan yanlarına kadar uzanan taş merdivenleri, dipteki yoğun ateşi ve kavrulup siyaha dönüşmüş çıplak adamların yanlarından geçerek kendilerini dışarı atışlarını izlediler. Bir süre aval aval baktılar ne olduğunu anlama yetisinden uzak. Kendini ilk toplayansa Nazlı oldu. “Celal, kalk,” diye dürtükledi onu. “Hemen kaçalım be.”
“Anasını avradını!” diye küfürü basıp ileri fırladı o da ama hiçbir yere gidemedi. Omuzuna yapışan kol derisini kavurup bağırttı onu acıyla. Dönünce gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacakmışçasına pörtledi. Dehşetin perdesi üstüne inerken karısının kelle paça götürüldüğünü gördü ve ittirmeye çalıştı kendisine sarılan iblisi fakat kolları bir ağacı ittirmeye çalışan saz denli güçsüz kalmıştı. Eller kollar, sürüsüyle dolanıp onu da kaldırdı havaya. Çocukları şimdi önünde saçlarından tutulmuş sürükleniyorlardı kurbanlık koyunlar gibi. Böylece Celal boşu boşuna yalvardı günahın derinliklerine sürüklenirken. O kahrolası merakına yenik düşmüş, cehennemin bin kapısından birini açarak yüzlerce yıldır acı çeken tutsakların kaçmasına yardımcı olmuştu ve şimdi onların yerini ailesiyle birlikte sonsuza kadar doldurmak zorundaydı soluksuz çalışarak...

TABUTTAKİ ÖLÜ

Cemaat çevresine doluşmuş, masif ceviz tahtadan ağır tabutu tutuyor gibi yapıyor, yükü omuzlarına almış dört beş zavallı da ölümün acımasız ağırlığı altında iki büklüm eziliyordu. Birden bir kıpırtı oldu. Sağ arka taraftaki adam dengenin bozulduğunu görüp biraz kalkındı. Toparlanmışlardı ki bir daha sarsıldı tabut ve bir “Iıhhı!” sesi eşlik ederek bu dengesizliği kat be kat perçinledi.
“Nooluyo be!” dedi şişkoca bir adam.
Ve diğerleri cevap veremeden birden tepelerinde korkunç bir debelenme yaşandı. Tabutun çatırdayarak açılmasıyla, insanların onu bırakıp kaçışması aynı ana denk geldi ve yere çarpınca kapak bir başka yana savrulup bembeyaz, şaşkın suratıyla ayağa kalkmak için uğraşan ölüyü açıkta bıraktı.
“Öhhö höh,” diye bir ses çatallanarak havaya yayıldı. Kalktı o. Rengi gitmiş ellerini öne kaldırarak yürüdü, tabuttan çıkıp. Dualar, korku dolu haykırışlar gırla gider ve herkes önünde kıçlarına neft yağı sürülmüş gibi kaçışırken hızlandı. Sonra birden, dizleri korku içinde titreyen, her yanına ter yürümüş, gözleri dehşetin korkunç soluğuyla nemlenmiş o gariban polisle karşılaştı.
Zangırdayan elin sımsıkı yapıştığı silah tam burnunun ucundaydı. Konuşmak istedi, ama bir kez daha, garip bir homurtudan başka bir şey çıkmadı boğazından.
Ve patlayan silah kesiverdi sesini.
Bayılan polis iki kez ölen adamla aynı anda düştü yere.
Böylece pek de bir şey değişmemiş oldu. Ölüyü tekrardan tabuta koyup mezarlığa yollandı kalabalık. Sadece biraz sinirleri bozulmuştu...

ANTONYUS

Kaportacı olan sahibinin Antonyus ismini verdiği papağanın hikayesi de oldukça korkunçtur. Antonyus içine şeytan giren ilk papağandır. Ya da bilmediğimiz başka örnekler varsa da, cangılların ortasında yaşadıklarından görülüp incelenmesi pek mümkün olmamıştır. Şeytan’ın, kendisine neden papağanını seçtiğini anlayamayan Haşim usta üç yıl kadar hayvanın iğrenç oyunlarına katlanıp, kimbilir kaç sefer karakolluk olduktan sonra Antonyus’u bedavaya katıksız bir hayvansevere verip kurtulmuştur. Sonrasında da çeşit çeşit insana satılan ve ne yazık ki uzun yaşamasıyla ünlü bu hayvan da böylece, uzun yıllar boyunca sayısız kötülük yapma olanağına kavuşmuş ve zorla bir süre dayandıktan sonra kendisini öldürmek için yanıp tutuşan kızgın insanlardan kanatlarının da yardımıyla her seferinde kurtulmayı başarmıştır.
Genç çiftleri kıskandırıp ayrılmalarına neden olmak, balkondan sahibinin sesini taklit ederek komşulara ve yoldan geçenlere saydırmak, akşamları uyuyanları su sesi çıkararak işetmek, evden telefon açıp itfaiye, emniyet amirliklerine asılsız ihbarlar vererek sahibinin başını derde sokmak, ev hayvanlarının üstüne benzin döküp yakmak ve daha nice şeytanlıkla benim diyen adama külahını ters giydirmekten usanmayan bu kuşun hazin hikayesi bir petshop’tan alelacele bir imama satıldığı o güne kadar sürmüştür. Sahibi içinden şeytanı çıkardıktan sonra, geri kalan günlerini sakin geçirip mutlu bir şekilde ölmüş, arada bir dellenip şeytana küfür etmesi İmam efendiyi ziyadesiyle mesut ettiği için de bir sorun teşkil etmemiştir...

YAŞLI DİLENCİ

Çöplerin atıldığı dar sokağın girişinde, ateşin biraz ilerisinde oturuyordu yaşlı kadın. Gözleri buruş buruş büzüşmüştü içeriye doğru. Avurtları çökük, derisi yüzlerce yarıkla doluydu. Kafası çevresinde bağrışan, itişen kart çocuk seslerinin peşinde dönüyor, aradığını bulamamış gibi dişsiz ağzını şapırdatarak önüne dönüyordu her seferinde. Az önce suya batırılıp avucuna konan ekmeğin ucunu anca yiyebilmişti. İki kurumuş köfteyi sıkıca tutuyordu diğer elinde. Üstündeki paçavralara gömülmüştü ve yanına getirilip konulan tenekenin içindeki korlaşmış odun parçalarının etkisiyle hiç de üşüyormuş gibi gözükmüyordu...
Sadi, kel kafasını ovuşturarak geldi. Ayağını kaldırıp tekme atacakmış gibi hızla savurdu ve tam da hedef aldığı burnun yanında tutmayı başarınca keyifle güldü. İrkildi kadın görmeyen gözleriyle. Damağını şapırdatıp dururken havayı kokladı sanki ne olduğunu anlayacakmış gibi...
“Sadi, oraya gelirsem ananı sikerim bak!” dedi Ahmet.
Onun sesini duyunca yüzü ışıldadı kadının. Kendisini ne zamandır annesiymiş gibi kollayan çocuğa duyduğu minnet tek dişinden yansıyıp gecenin karanlığına atladı..
“Ne var lan?” dedi Sadi kafasını sallayarak.
“Ebenin amı var, sikik, çekil anamızın yanından,” diye bağırdı Ahmet ve ayağa dikilip dövüş pozisyonu alması sözlerine inanılmaz bir etkileyicilik kattı. Onu gören on altı yaşında olduğuna inanamazdı. Hayat tırmık ata ata derisini köseleye çevirmiş, tükürüklerinin asidiyle yüzünü iyice bir kırıştırmıştı. Diğer çocuklar da şarlayınca Sadi bir küfür savurup geriye çekildi ağırdan.
İşte dört beş adamın sokağa dalması tam da o zamana denk geldi. Ahmet’in bir süredir elini avucunu ovuşturup durması üşüdüğünden falan değildi. Ateş falan palavraydı. Endişe üstüne hücum etmiş, ne kadar bali çekse de başlarına gelmesi muhtemel korkunç şeylerin beklentisiyle her yanını kavurup duruyordu zaten karanlık çöktüğünden beri. Ne zamandır tehditler gırla gidiyordu, çekip başka bir yerde tezgah açmaları için. Dükkanlar barlar, mafyaya başvurmuştu onların ortadan kaldırılması için. O gün de bir herif gelip kendilerine manyeli çakmıştı ama nereye gideceklerdi ki? Diğer yerde de aynı şey olmayacak mıydı? Hiç değilse burada bazen dilenerek bazen zorla bir iki lokma giriyordu ağızlarına. Kaçmak üzere ayağa dikildiklerinde sokağın diğer tarafından pörtleyen şekli bozuk herifler umutlarını tamamen yok etti. Orada sıkışıp kalmış, baktılar mal gibi, yüzleri vahşi.
“Naabersiniz lan analarını siktiklerim,” diyerek ilerledi göbekli, kel bir adam olan Kazım. “Siktirip gitmediniz ha hala burdan?”
Sustu Ahmet yüzü kireç gibi. Cebindeki çakısına elini götürmeye bile yeltenmedi. İşleri bitmişti.
“Ne demiştim ben... Dübürünüze kayarım dememiş miydim lan? Ha? Neyinize güveniyonuz it oğlu itler!”
Bağırış yankılandı sokağın döküntü duvarlarına başını çarpa çarpa. Kadın havayı koklarken kuru eli öne doğru kalktı. Bir sızlanma döküldü dudaklarından, neredeyse kendisine bile ulaşmayacak bir güçsüzlükte. Demir çubuklar havaya dikildi. Ağlamaya başladı küçükten bir iki çocuk. “Bokunuzu yiyeyim ağbi,” gibisinden laflar döküldü çoğunun dilinden. Ama para etmeyeceği belliydi böyle şeylerin. Küfür ve tehditlerle ileri atıldı herifler. Ahmet kafasına inen demirle yere yığıldı az sonra. Saniyesinde bir tona ulaşan kafasını zorlukla kaldırdığında dudaklarına sıcacık bir kan sızıyordu. Diğer çocukların acımasızca dövüldüğünü görebildi böylece. Kerem ayağa dikilip bir yumruk savurmaya çalışınca Kazım’ın silahı hemen doğruldu. Göğsünden vurulup geriye uçtu Ahmet’in çocukluktan en yakın arkadaşı.
“Hayıır!” diye bağırdı o.
Ve birden ayağa dikildi yaşlı kadın. “Ahmet!” diye bağırdı genizden gelen hırıltılı sesiyle. Bastonu şimdi elinde sanki bir müzikalden aşırdığı süs eşyası gibi gereksiz, sallanıyordu. Orada öyle bir kadın yokmuş da ansızın ışınlanmış gibi durup ona baktı tüm adamlar.
“Ne var lan sikik?” diye bağırdı Kazım abartılı bir gülüşle. “Sen de mi sopa istiyon kart orospu?”
Birden bir gülüşle yayıldı kadının ağzı. Gençleşmişti sanki. Gördüklerini anlamlandıramadan baktı Ahmet. Yaşlı, buruşuk göz kapaklarının pat diye açıldığını görünce kafasına çöreklenen ağrı uçup gitti. Ellerini koyup doğrulmaya çalışırken de ne zamandır kendi elleriyle beslediği zavallı anacığının göz çukurlarında kıpkırmızı bir şeyler olduğunu görerek dumur oldu. Kazım tam bir şey daha söyleyecekken susup kalmış, öndeki ayağını istemsizce geriye çekmişti.
O anda...
Bir ışın fırladı gözlerden. İlkönce Kazım’ın şişko vücuduna dolanıp yakıverdi. Dar aralığa doluşmuş adamların ağzı bir karış açılırken de bir çocuğun boynuna demir çubuğunu dolamış boğmaya çalışan bir başkasını yakaladı. Sanki iğrenç bir çığlık eşlik ediyordu ona. Küle dönüşen kollardan sıyrılıp taş zeminde tangırdadı sopa. Böylece müthiş bir panik başladı. İnleyerek yerlerinde dönmeye, kaçmaya çalışan adamlar ışının hızına ulaşamayarak birer birer eriyip giderken çocuklar kendilerini yere atmış, faltaşı gibi gözleriyle neler olduğunu görmeye, anlamaya çalışıyorlardı. Yanık kokusu burunlarına kesif kesif dolar, o güne kadar neler görmüş mideleri boğazlarına doğru basınç yaparken ayağa kalktılar bir süre sonra. Kekeledi bir tanesi titreyen eliyle ileriyi göstererek.
Yaşlı kadın yeniden iki büklüm olmuş, bastonuna ağırlığını vererek uzaklaşıyordu, ana caddenin ışıklara boğulmuş tozlu havasının içine doğru. Yoğunlaşıp damlaması kesilen kanları silerek bir iki adım öne çıktı Ahmet. “Anacım!” dedi bir. Kadın durdu. Bekledi sallanarak. Sustu ama o. Ne diyeceğini bilememişti. Ansızın geri dönecek diye bir korku oturdu çocukların içlerine bir saniyeliğine. Ama yaşlı kadın yeniden yürümeye başladı ağır aksak ve kaybolup gitti trafiğin içinde.
Ahmet onu bir daha asla göremeyeceklerini biliyordu...

REENKARNE

Mustafa çökük avurtları, düşük omuzlarıyla bir hayalet gibi ilerleyip kapıyı açtı ve orada altı yaşındaki küçük oğlunun deli deli dönen hiddetli gözleriyle karşılaştı.
“Nerdesin sen Mustafa,” diye bağırdı çocuk cırlak sesiyle. “Saat kaç biliyor musun ha! Çabuk içeri geç. Yemek hazır. Elini yıkamayı da unutma, hadi marş marş.”
Başını önüne eğip “Özür dilerim,” diyerek tek katlı döküntü evin küçücük tuvaletine daldı Mustafa. Gözüne yaş yürümüştü kaderine lanet ederken. Kimin başına gelirdi ki böyle bir şey. Doğumda, bir gün önce ölen patronunun ruhu oğluna geçmiş, şimdi de başına musallat olmuştu. Büyüyüp işi yeniden ele geçirmekten başka bir şey konuşmuyordu bütün gün. Arada yanına takılıp fabrikayı ve üretimi inceliyor, bir sürü kumpas düşünüyor, evde de onları susta durduruyordu.
“Ama inşallah,” dedi kendi kendine mırıldanarak, “inşallah unutmaz bu yaptıklarımızı yeniden patron olunca...”

YOGA

Tam onbir yıldır yoga yapıyordu Atilla. Artık olduğunu hissediyordu. Hoca eşliğinde çalışmayı bırakmış, kendini bazı önemli numaraları gerçekleştirmeye adamıştı. Şu anda meditatif pozisyonda bağdaş kurmuş, derin derin nefes alırken de bir türlü gerçekleştiremediği bir şeyin peşindeydi. Sıçrama. Bazı ustaların yerden iki metreye kadar havalandığını biliyor, kıçı bir santim bile oynamadığı her seferinde müthiş bir ümitsizliğe kapılıyordu. Bir yıldır her gün, sadece bu numarayı çalışmak onu psikolojik açıdan bayağı bir yorsa da yine kapanmıştı işte odasına. İki saattir, müthiş bir konsantrasyonla ağırlığını ortadan kaldırmak için uğraşıyordu. Ve aniden, onu sarsan bir şeyler hissedince içi pırpır etti. Tam karnında, evet, büyük bir güç birikmesiydi bu. Odaklandı ve heyecandan kesintiye uğrayan soluklarının denetimini yine ele geçirdi. Bir şeyler olduğuna emindi artık. Enerjinin yoğunluğunu algılamamak imkansızdı.
Ve birden, müthiş bir hızda havaya fırladı.
Tavana geçivermiş, patlayan kafasından kanlar boşanırken, kırık boynuyla tekrar yere düşmüştü.
Nefes onu terketmişti.
Yani ölüydü...

YAŞLININ SAĞLIKLISI

Önemli bir gezi dergisinin fotoğrafçısı olarak bir kez daha yollardaydı Burak. Dağ köylerinden birine yaklaşıyordu. Vadinin içine gömülmüş bacalardan çıkan dumanları görmüştü bir saat kadar önce. Ve şimdi bozuk yoldan aşağı inerken bir hayrata rastlamanın sevincini taşıyordu. Demir borudan akan buz gibi suyu avucuna doldurup ağzına götürünce üstüne çöken yorgunluk geri çekilip yerini tatlı bir ferahlık duygusuna bıraktı. Off! Enfes bir suydu bu. Çöküp avucunu baraj gibi kullanarak kana kana içmeye başladı. O esnada da tatlı, cilveli kıkırdamalar duydu. Ne zamandır yollarda olmanın getirdiği açlık kadınları da kapsıyordu. O yüzden hemen doğrulup arkasına baktı ama gördüğü yaşını artık kendisinin bile bilmediği belli olan buruş buruş bir kadındı. Sivri burnu neredeyse ağzına girecek gibiydi. Küçük kara gözleri yuvalarında dönerken bastonuna dayanarak yaylanıyor, dökülmüş dişlerini ortaya sererek gülücükler saçıyordu. Burak da ona güldü.
“Nasılsın anacım, iyi misin?”
Kıkırdadı kadın. Onu ayaktan başlayarak başına kadar süzüp yalandı.
“Huuu. Anacım, merhaba diyorum. Aşağıdaki köyden misin?”
Başını salladı ihtiyar hevesle. Sonra topallaya topallaya yaklaşıp bir daha süzdü Burak’ı.
Sıkıldığını hissetti o. Bu yaşlı kadın kendisine sulanıyor muydu yoksa? Kararını verdi hemen. “Hadi anacım, kendine iyi bak,” diyerek çantasını toplayıp yola koyuldu. Ancak kadın bastonuyla seke seke ilerlerken peşini bırakmaya hiç de niyetli görünmüyordu. Burak hızlansa da para etmedi. Bir zaman sonra gülerek durdu. “Anacım,” dedi. “Nereye gidiyorsun? Bırak peşimi, bak dedikodu çıkaracaklar. Ha ha!”
Kadın onu dinlemiyormuş gibi, vücudunu inceleyerek yaklaştı. Üstünde et namına bir şey kalmamış, tırnakları şekilsizce uzamış elini uzatıp önce kol kaslarını elledi. Bacakları okşamak üzere uzanınca Burak “Hoop, ayıp oluyo ama,” dedi kadının kolunu tutarak ve dönüp hızla yürümeye girişti “Hadi, sağlıcakla kal,” diyerek. Köyün girişine kadar da durmadı. Orada katırında fındık çuvallarıyla evine giden bir köylüyü yakaladığında baktı ki kadın tepede durmuş kendisini seyrediyor. Sorunca köylü güldü. Kadının meczubun biri olduğunu söyledi ardından. Burak el sallayıp öpücük gönderince elini tutup kendisini çekiştirdi ama. Demek ki köyden önemli bir adamın anası falandı. Beraberce, bu konuyu bir daha konuşmadan muhtarın yanına yollandılar.
O gün Burak meyve ağaçları ve otantik yapılarıyla kendisi için cennet sayılan bu köyde bir sürü fotoğraf çekti köyün çocuklarıyla şakalaşıp köpeklerini kovalayarak. Ama gerçekten, her şey içine sinmişti doğrusu. Akşam iyice inince muhtarlarda harika bir yemek yiyip kendisi için hazırlanan misafirhanenin yolunu tuttu gönül ferahlığıyla. Dergiye sunacağı öyle materyal birikmişti ki elinde...
Gözleri günün yorgunluğuna yenik düşerken, kitabı yana düştü. Yüzünde tatlı bir tebessüm vardı kendinden geçerken.
Uyandı sonra.
Sabah olmuş, kuş sesleri odanın beyaz kirecinde yankılanmaya başlamıştı. Doğrulmak için elini yana koydu. Boşlukta kayıp arkaya düşünce yüzü bulandı biraz. Ne olduğunu anlamamıştı. Sonra başını kaldırıp her yanına bakıverdi bir anda. Gördüklerine inanmadığı için gözlerini kapayıp bir kez daha açtı. Daha uyanmadığını düşünmüştü bir ara. Düştüğü kabusa koca bir küfür patlatarak bir daha kalkmaya davrandı ama hayır, tekrar sırt üstü düşüp kaplumbağa gibi kalakaldı yerinde.
Sonra gözleri sonuna kadar açılıp, başını savurarak delice haykırmaya başladı.
Kolları ve bacakları... Yoklardı yerlerinde!
Neredeyse kökünden koparıldıkları yer sanki dağlanmış gibiydi. Günler sürecek bir iyileşme süreciyle anca ulaşılabilecek bir düzeyde.., ustaca kapatılmıştı! Yatakta yatan sanki o değil de yılların dilencisiydi.
Öylesine bağırıyordu ki, köylülerin içeriye doluşması çok sürmedi. Giren ağzını tutuyor, kusmak için kendini dışarı atıyordu bir çoğu. Bazıları, böyle bir şey daha önce başlarına gelmiş, ya da beklenilebilir bir şeymiş gibi kafalarını sallıyorlardı.
Sonra her şey çok hızlı gelişti o bayılmışken. Jandarma çağrılmış ve civarda oldukları için iki saat içinde köyde bitmişlerdi. Burak’ı sedyeye koyup arabaya taşırlarken uyandı. Halini görür görmez ağlamaya, bağırmaya başladı yine ama ne kadar uğraşsa da sallayıp sağa sola vurabileceği ne bacağı ne kolu vardı.
Ve tam da onu arabaya sokarlarken “Duruuun!” diye bağırdı. “Duruun, yalvarırım!” Başını olabildiğince yana eğmiş, sedyenin de dengesini bozarak pörtlemiş gözleriyle ilerideki tepeye bakıyordu.
Orada parendeler atıp, beygir gibi koşturan, yerden koca koca taşlar alıp aşağıdaki dereye savuran birisiydi görmeye çalıştığı.
Bu o kadındı. Evet evet, yemin edebilirdi buna.
İçeri konup kapılar kapandığında ağlamaya başladı. Artık doğrulamıyor, arabanın tavanından ve koltuklardan başka bir şey göremiyordu.

GEÇİŞ

Gözlükleri kenarlara basınçla geçmiş, kalın camın üstü buzlaşmış kar taneleriyle kaplanmıştı. Kazma elinde sarkıyor, kaya tırmanışını bitireli bir saat olmasına rağmen beline asmayı akıl edemiyordu. Yüksek irtifa, heyecanıyla birleşince soluklar bir battaniyenin arkasından çekiyormuşçasına zor geçiyordu göğsüne. Karla kaplı geniş alan rahat bir eğimle zirveye doğru uzanıyordu. Azim çoktan kesilmiş bacak kaslarına gerekli adrenalini gönderince eğilerek tekrar yürümeye başladı. En çok üç saat sonra sayılı dağcılardan birisi olacaktı o zirveye bayrağı diken. Gurur duyacaktı ülkesinin başarıya aç, zavallı insanları. Gülümsedi. Kafasını kaldırıp bir kez daha bakmak istedi doruğa ve şaşkınlık içinde, gözlerini birkaç kez kırpıştırarak o inanılmaz şeyi gördü. Yüz metre kadar ileride bir kapı vardı. Enerjiyle parlayan, hatta karlarda yansıyıp gözünü alan sapsarı bir kapı. Neler olduğunu anlamamıştı. Önce tedirgin sonra büyük adımlar attı. Ardından elinden geldiğince koşturdu. Kapının yanına vardığında yere düştü. Başını kaldırdığında nefessiz kalmasını umursamadan oraya baktı ve enerji ışımalarının arkasında hayal meyal gökyüzüne uzanan doruğu gördü. Bir kaç kere düşmesine rağmen sonunda değneğine yapışıp doğruldu. Nereden çıkmıştı bu kapı? Nereye geçiş sağlıyordu? Mistik duygular ne kadar korksa da ileri ittirdi onu. Elini uzatıp enerjinin içine soktu. Bir karıncalanma hissetti vücudunda. Ardından bir rahatlama. Sanki dinçlik yürüyordu göğsüne. Biraz daha yaklaştı. Meraktan ölecekti. Tanrı muhakkak bir mesaj veriyordu ona. Belki de bir ödül. Oraya kadar yapayalnız, türlü zorluğu aşıp geldiği için. Evet. Kapı açılmıştı işte önünde. Adımını attı. Bir an duraksadı sonra. Bir kısa soluk daha aldı ve geçiverdi diğer tarafa.
Gözlerini kırpıştırdı bol bol. Trafik sesleri kulaklarına dolarken buğulu bir cam silinince nasıl ortaya çıkarsa öyle beliriverdi görüntü. İki gün önce tırmanışa başladığı şehrin meydanına geri gelmiş, üstündeki giysilerle şaşkın bir uzaylı gibi dönüyordu çevresinde.
İnsanlar onu gösterip gülerken “Siktir be,” diye bağırdı. “Hay ağzına...”
İnanamıyordu, zirveye ulaşmasına bu kadar az kalmışken yine yola çıktığı yerdeydi. O kapı gibi onlarcasının yüzlerce yıl önce güçlü bilgeler tarafından, kısa zamanda aşağı inmek, şifa bekleyenlere çabuk ulaşmak için açıldığını bilse de umurunda olmazdı. Şu anda duyduğu tek şey öfkeydi. Bütün o zorlukları bir daha çekmek zorunda kalacak olmanın getirdiği inanılmaz çaresizlikle içinde köpürüp büyüyen korkunç öfke...

DELİ ARABA

Az önce, birden dellenmişti Turgut’un arabası. Önce radyo metal çalmaya başlamış, hoparlörlere vuran ses inanılmaz boyutlarda artmış, ardından kaportanın aralıklarından yeşilimsi iğrenç sıvılar köpürmeye başlamıştı. İçeride öksürük ve kıkırdama sesleri duyunca Turgut frene asılmıştı hemen. Durup kendini aşağı atmak en yerinde girişim gibi gelmişti ona o anda. Fakat çalışmamıştı fren. Sadece biraz yavaşlatmıştı o kadar. Hemen sonra öne atılmıştı araba havaya siyah dumanlar püskürterek. Öncekiler bu andan itibaren yaşananlar yanında o kadar masumdu ki. Kafayı iyice kaçırmıştı araba. Turgut pörtlemiş gözleriyle delice bağırıp kilitli kapıyı açmak için büyük bir uğraş verirken yayaların üstüne gidiyor, park etmiş arabalara yandan vuruyor, en kötüsü de kırmızı ışıkta geçiyordu. Arkasında bağırışlar, küfürler, yerlere yuvarlanmış zavallılar bırakarak ilerliyor ve kahkahalar atarak her geçen saniye biraz daha delleniyordu. Yalvarmanın para etmediğini anlamıştı Turgut. Şeytan girmişti muhakkak arabanın içine. Ve tam da o sırada karşısında belirdi yapı. Sevinçle ışıdı gözleri Turgut’un. Direksiyona yapıştı sıkıca, bildiği tüm duaları okuyarak, ki bu aracın gücünü bir nebze kırıyordu.., birden oraya çevirdi arabayı. Gazı da köklemişti. Başını bir oraya bir buraya vururken kaldırımdan tangır tungur çıktı araç. İnsanları iki yana saçıp ilerledi. Dönmeye, bir an önce kaçmaya çalışıyordu ama Turgut artık bas bas bağırıyordu duaları ve direksiyonu salmaya hiç mi hiç niyeti yoktu. Döşemelerden kulak tırmalayıcı bir haykırış fırladı. Bodoslama caminin kapısından girdi Turgut. Birkaç kişiyi ezerek ilerleyip loşluğun ortasında sallanarak durdu. Koca bir bulut yükseldi havaya ve kapkara küçülerek havasını salan bir balon gibi dışarı attı kendini. Şimdi yapayalnızdı dua etmeyi var gücüyle sürdüren Turgut. Rahatlık parti parti gelirken kapıyı açıp dışarı çıktı. Başı dönünce tutundu arabaya. Ve bir şeyler farketti. Kendisine düşmanca bakan insanlar adım adım yaklaşıyordu. Çok kalabalıktılar. Sonra sesler geri geldi. Bağırışlar, tehditler... Doğru ya, onca kişiyi ezmesi bir yana bir de camiye girmiş bulunuyordu arabayla. Böyle bir terbiyesizlik cezasız kalır mıydı?
Yok, kalmadı. Polisler yetişip onu linç edilmekten kurtardığında hastanelik olmuştu. Ambulansa bindirilip yola çıkıldığında ambulansın içinde dolaşan iğrenç kıkırdamaları farketti bir gözünü zorlukla açarak. Ve öne fırladı araç. Artık siren sesi değil, metalik gıcırtılar saçılıyordu havaya üstteki lambadan...

ÇOCUKLUK

Ercan’la Salih arabaların vızır vızır aktığı yolda yavaş yavaş yürümekteydiler. Geleceklerine basmaktan korkar gibi görünüyorlardı. Üstlerine alacakaranlığın depresif örtüsü inmiş, yaşamdan bunalan yüzleri çaresizliğin gölgesiyle kaplanmıştı. Yerleşim yerlerine bir kilometre kadar uzaktaydılar. Tek tük gece lambalarından ziyade virajda o tarafa yönelen ışıklarla görebiliyorlardı aşağıda uzanan ormanı.
“Hay sıçayım be,” dedi Ercan. “Hayat mı bu lan!”
Ona baktı Salih bir şey söylemeden. Hiçbir şeye hali yoktu o sırada. Eve gidip televizyon izlemekten başka bir şey düşünmüyordu.
“Sıkıntı sıkıntı sıkıntı,” diye devam etti Ercan. “Ulan bir çocukluğuma dönsem...”
Lafların arkası gelmedi. Çünkü ansızın yok olmuştu ortadan Ercan.
“Ulan!”
Salih zınk diye durmuş, arkadaşının az önce yürüdüğü yere bakmıştı afallamış bir halde. Ağzı neredeyse göğsüne kadar sarkmıştı. Dönüp anlamsızca diğer yerleri de gözden geçirip yine o tarafa döndü. “Ercan, Ercan, nerdesin oğlum?” Şaşkınlığı soğurken tüyleri de ayağa kalkıyordu. Karanlığın içinde, tırsmış bir kedi gibi kabararak durup, pörtlemiş gözlerini yuvalarında çevirdi. “Ercaaan!”
Ardından korku içinde koşturmaya başladı. Bir şey almıştı arkadaşını yanından. Sıra kendisindeydi belki de. O, deli gibi koştururken yanına bir araba yaklaşıp korna çaldı. Sonra bir daha. “Ulan baksana dallama Salih,” dedi bir ses. Yavaşlayıp anlamaz gözlerle arabaya baktı o. Dumur denen o beter duygu üstüne çullandı bir anda. Ercan’dı bu! Son model bir porsche’un içinde oturuyor ve pişmiş kelle gibi gülümsüyordu.
“Oğlum, nereye kayboldun, bu araba da nerden...” Sözlerine devam edemedi Salih. O sapıkça hissi zorlukla yutkundu. Karşısındaki Ercan gibi gelmemişti ona birden. Sorular kafasının üstünde harmandalı oynarken Ercan konuştu: “Bilader, anlamıyor musun ben çocukluğuma döndüm. Bir daha yaşadım tüm yaşamı. Ama seni de hiç unutmadım. Ha ha ha. Hala aynı mal Salih misin diye bakayım dedim. Şu salak suratı görmek için taa NewYork’tan geldim buraya.”
Arabaya yaklaştı Salih. Elleri zangır zangır titremeye başlamıştı.
“Yaa,” diye devam etti Ercan o küstah gülüşüyle. “Bambaşka bir hayat sürdüm bu sefer ve bak, nasıl da zenginim, görüyor musun taşak kafa.”
“Olamaz,” diye sayıkladı Salih.
“Bal gibi de oldu işte götoş,” diyerek öne uzandı Ercan. “Al bakalım, bu kartım. Kendini toparlayınca beni ara, belki sana da ayarlarız bi işler. Şimdi kaçmam lazım koçum, iki fıstıkla randevum var.”
“Ercan,” dedi Salih ama araba müthiş bir hızla öne atılmış, neredeyse betonu halı gibi çekip arkasına atmıştı. Her salise daha da hızlanarak ilerledi. Gecenin loşluğunda bile görüldü betondan yükselen tozlar ve birden, tam kavşakta bir arabayla içiçe geçti Porsche. Gacırtılar, çatırtılar, kırılan camlar kulağını yırttı geçti Salih’in. Bir kez daha Ercan, dedi o ve silkinip koşturmaya başladı arabaya. Farlar çevresinde dönerken kaderin ne kadar da cilveli bir orospu olduğunu çok iyi anlamıştı...

KARE DESEN

Masada yedi kişi vardı. Önlerinde kanla çizilmiş bir halka, içine konulmuş yarı canlı bir tavşan vardı. Hayvan yaşamasına rağmen karnı kurtlanmış, gözleri kurumuştu. Mumun titrek ışığı gölgeler içinde kuşkulu gözlere korkulu parıltılar saçıyordu. Keçi sakallı adam oldukça ciddiydi. Ne zamandır bir şeyler mırıldanıyor, seçilen ruhu harekete geçirecek büyüleri ard arda sıralıyordu. Sonunda kalın sesiyle “Ey ruh, ey yüce ruh geldiysen masaya üç kez vur!” dedi ve bekledi diğerleriyle birlikte. Bir uğultu yalayıp geçti camı. Tekrarladı adam isteği. Dışarıda bir köpek uludu ve birden gümp diye bir ses geldi. Telaşla doğruldu konuklar. Elleri masanın üstündeydi ve hiçbir şey hissetmemişlerdi. Nereden gelmişti ses? Hayret dolu yüzlerini medyuma çevirdiler hemen. Niye buruşmuştu ki suratı? İkinci gümp sesi bayağı bir açıklayıcı oldu. İnleyerek sarsılıp düşecek gibi oldu medyum. Ağzından kan geldi. Sonra bir gümp sesi daha ve yarıldı adamın göğsü. Gömleği kan içinde kalmış, güçsüz bir çığlık atarak yere devrilmişti.
Korkuyla başına toplandı konuklar. Ve sordu birisi. “Nooldu ya?”
Aralarından bir ikisi kaçmayı yeğlemişti.
O sırada medyuma gözlerini dikmiş bir adam bağırdı. “Anladım neler olduğunu?”
Ona döndü kalanlar. Hemen bir açıklama bulamazlarsa öleceklerdi korkudan.
“Medyumun gömleği,” dedi adam. “Masa örtüsü deseninde. Bu ruhu şaşırttı herhalde!”

DOĞAL SÜRPRİZ

Tutuşan göğsüne iki yumruk koyup, “Aaaaah ulen aaaahh!” diye dert ve bira yüklü bir nefes saldı Bülent. Sonra sanki içine biri girmiş gibi yanık bir ses fırladı ağzından:
“Kaderime ağlarııımm, ağlarım gidişineeee!
Susuşuma yanarıııımm, bıraktım seni niyeeee!”
Kıpkırmızı gözlerle taa beş kilometre ileride bir apartman dairesinin içine kadar baktı.. Beyaz bacaklarıyla yorganı üstünden atmış, kıçını havaya dikmiş yatarken hayal etti Burcu’yu ve yine tutamadı o mis kokulu nefesini.
“Eahhh, ulen aaahh!”
Sonra bir de baktı dalları yola uzanmış yaşlı, dazlak bir ağaca yaslanıyor. O anda eski bir dost gibi en umulmadık anda gelen harika fikirle heyecanlanıp titreyiverdi. İşte bu! Çakısını çıkarırken mahalledeki bütün ağaçlara aşkını kazımaya karar vermişti. Soğuk çelikl ayın soluk ışığını üstüne alarak titrek, heyecanlı bir ata binmiş gibi ilerledi. Bülent gözlerinden bir damla yaş süzülürken hırslanıp çakıyı kabuğun üstüne gömdü.
“Iııhh!”
Aşağıya doğru inecek, Burcu’nun B’sinin ilk çizgisini atacaktı ki birden boynunu kavrayan bir şeyle irkildi. Tüyleri diken diken olarak kendini yana atmaya çalıştı ama geç kalmıştı. Sert bir boruyla galiba boynunu sıkıyorlar, onu havaya kaldırmaya çalışıyorlardı. Burcu’nun ağbisi olabilir miydi bu? Arkasına tekme yanlara yumruk savurdu ama kimseye denk gelmedi.. Boğazı cendereye girmiş, gözlerine yaş basmıştı. Konuşmaya çalışırken havaya kalktığını hissetti ve bu son şaşkınlık, kapattı çenesini.
Ağaç kuru, içi doldurulmuş bir yılana benzeyen dalını uzatarak onu iyice havaya kaldırmıştı. Boğulana kadar salladı. Başı yana düştüğünde bir başka dal zıpkın gibi girdi midesine.
Bu arada alt dallar hemen önündeki toprağı kazıyor ahlaksız bir gübre için yer açıyorlardı...

GOLEM SAVAŞLARI

Bir gün iki ayrı sinagoğun hahamları, Tevrat’taki bir bölümün yorumu konusunda müthiş bir tartışma yaşadı. Cemaatin önde gelenlerinin araya girmesi fayda etmeyip kavga büyüdükçe büyüdü. Ve sonunda iki haham için de tek bir yol kaldı. Kabala öğretisinin en gizli sayfalarını gün yüzüne çıkarıp duaları mırıldandılar, kumlar tozlara, tozlar efendilerinin yere dökülen kanına karıştı ve gecenin durdurulamaz yaratıkları sinagoğun taş zemininde korkunç bedenleriyle yoktan varoldu. Sonra nefret dolu emirlerle öne atılıp ıssız sokaklarda ilerlediler. Kulaklarına fısıldanan ibadet yerine ulaşıp hedef gösterilen din adamlarının başlarını koparmadan durmayacaklardı.
Ancak bir terslik oldu. Aynı gece hemen hemen aynı saatlerde yapılan büyü sonucu golemler tarlabaşının alt taraflarında bir yerde karşı karşıya geldiler...
Ve sonra...
...Yuvarlak bedeni sivri çıkıntılarla doluydu. Uzun kafasında büyük kara gözlerinden iğrenç bir sıvı yanaklarına süzülüyordu. Taştan bacakları yeri dövüyor, kararlı adımlarla ışıkları çoktan sönmüş pencerelerin yanından geçiyordu.
Diğeri şişkoydu. Bacakları gövdesinin yanında incecik kalıyordu. Taş ayakları zarifti ve sanki yola daha bir nazikçe basıyordu. Gözleri küçük, ağzı kocamandı.Yanaklarında tuhaf şişlikler vardı. İş bekleyen bir transeksüel onu görünce çığlık atıp kendini yolun kenarındaki inşaatın derin zeminine attı. Çarpmayı, demirlere giren vücuttan çıkan korkunç haykırışı duymadan yürüdü Golem ve az ilerlemişti ki karşıdan sokak ışıklarını bedeninde yutarak gelen karanlık yaratığa bakarak durdu. Hızla ilerledi diğeri. Uzun, boğum boğum kollarını iki yana açıp kükreyerek yaklaştı. Bir pencere açıldı ve meraklı gözler koskocaman olarak hemen aşağıda cereyan eden olaya baktı. “Annee,” diye içeri seslendi bir delikanlı öküz gibi. Şişko Golem sanki korkmuştu. Ya da başka bir şekilde savaşacaktı. Öylecene beklerken hafif yan dönmesi ve kafasını azıcık yukarı kaldırması başka nasıl algılanabilirdi ki? Üstelik bu hareket diğeri tarafından garip bulunmuş ve hareketlerini hafif kesintiye uğratmıştı. Ancak bu kararsızlık çok sürmedi. Homurdanarak ileri atılan Golem diğerine kollarını dolayarak yere yıktı. Taş kütlesi betona çarparken korkunç bir ses çıkarmış, bu arada da vücudunu tam olarak diğer tarafa çevirmeyi başarmıştı şişko yaratık. Başını tutup yere çarptı diğeri ve üstüne tırmanıp kendisini hafifçe kaldırdı. Hiçbir tepkide bulunmadı şişko Golem. Sadece biraz daha kaykıldı hafif bir homurdanmayla ve o sırada gacııırt, diye bir ses geldi. Bir kez daha annesine seslenecekken hayretle durdu delikanlı. Gözleri faltaşı gibi açılarak ne olduğunu anlamaya çalıştı. Tak tak tak, sesleri eşliğinde üstteki Golem belini yukarı çıkararak acımasızca vuruyordu ve darbeleri yiyen taş adam elleriyle betonu çiziyordu haykırarak.
Yaşanan saçmalık çok da uzun sürmedi. İkisi de korkunç bir çığlık atıp birbirine sarıldılar ve toza dönüştüler bir anda. Böylece balkondaki delikanlı kimseye bir şey anlatamayacak, hahamlardan birinin de eşcinsel olduğu ortaya çıkmayacaktı. Onlar olanlardan habersiz zaferlerini kutlamak için en güzel şaraplarını açmışlar, yudum yudum ölümü tattıklarını zannederek tatlı tatlı gülümsüyorlar, ertesi gün nasıl üzgün numarası yapacaklarını kuruyorlardı...

TELEVİZYONUN SUNDUĞU

Kerem on altı yaşında, sarı saçlı, kepçe kulaklı, öğrenme güçlüğü yüzünden orta üçte takılıp kalmış sevimli bir çocuktu. Televizyon izliyordu gözlerini dört açmış. Ekranda beliren görüntüyü görünce önce ellerini ovuşturdu, sonra da ayağa dikildi. Haiti’den manzaralar gösteren bir magazin programıydı onu heyecanlandıran. Televizyona doğru yürüdü Kerem. Hipnotize olmuştu sanki. Elini ileri uzatıp cama dokununca elektrik akımı bileğine kadar yürüyüp titretti vücudunu. O geri çekilmedi. Diğer elini de uzattı. Akım maviye dönüp sardı kollarını. Kafası eğilmişti bu sırada Kerem’in… Uzanıp içeriye atlayıverdi ve ekrana düşüp kumsalda şaşkın şaşkın etrafına bakındı. Sonra koşturup çıktı görüntüden. Beş altı saat kadar sonra bir şehrin sokaklarında dillerini bilmediği insanlara telefonu gösterip jeton istemeye çalışıyordu. Sonunda birisi acıyıp biraz bozuk para tutuşturdu eline. Koşturup numarayı çevirdi Kerem. Az sonra annesi telefondaydı.
“Anne, ben Haiti diye bir yerdeyim, sıkıldım ya, alın beni buradan.”
“Allahın cezası,” diye bağırdığı duyuldu kadının. Yoldan geçen birkaç zenci sesin yoğunluğundan etkilenip o tarafa çevirmişlerdi başlarını. “Yine mi yaptın şunu. Gözün körolmasın. Nasıl alıcaz seni? Allah senin belanı versin e mi! Ne diyim ben san…”
Kesildi telefon. Şimdi Kerem hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı…

YANLIŞ NUMARA

Kaşığı bırakıp ağzı açık duvara baktı Osman. Alla allaa, derken kafasını salladı. Nereden gelmişti yaa aklına bu numara? Evet.., açıkçası bir saattir falan tek yaptığı şu tanımadığı, hiçbir yerden çıkaramadığı telefon numarasını mırıldanıp durmaktı. Arada gidip telefon defterini araştırmış, sonra bilgisayarda tuttuğu adress book’a girmişti kaydı. Ama sonuç sıfırdı. Sıkıntıyla öfleyip kaşığı masaya çarptı. Diline şarkı falan dolanması tamam da, böyle ne idüğü belirsiz bir telefon numarasını sayıklayıp durması normal miydi yani? Yemekten sonra televizyonun önüne attı kendini. Bayağı bir sitcom arandı. Düşüncelerini dağıtacak bir şeyler. Ya da bir magazin programı. Bulur bulmaz, ekrana kilitlenip sesi de biraz açtı. Ancak çok geçmeden uzaktan kumandanın üstünde, telefonun numaralarına denk gelecek yerlerde gezindiğini farketti parmaklarının. Yeniden konsantre olmaya çalıştı programa. Nasıl, ne zaman uyuduğunu da anlamadı. Telefon kulübesinde bulmuştu kendini birden. Orada, numarayı çevirip bekledi. Sanki bir ömür boyu... Düüt seslerinden delirecek gibi olacakken o, camın kirine numarayı yazıyordu eliyle ve ansızın açıldı telefon. İlkönce ses gelmedi. Sanki bir iç çekiş. “Alo, alo,” diye seslendi o ve birden “Seni seviyorum,” dedi yumuşacık bir ses. Gözleri şak diye açıldı Osman’ın. Televizyonda gece haberlerinin başladığını gördü. Numarayı mırıldanarak ayağa kalktı. Ağzını kapayıp telefona baktı. Artık aramaktan başka bir şey düşünmüyordu burayı. Ne olursa olsun.
Numarayı tuşladı. Çok beklemesi gerekmedi. Hemen meşgul tonu devreye girmişti. Sıkılarak koltuğa oturdu. Beş dakika sonra bir daha denedi. Sonra bir daha. Saat bir olduğunda bu numaranın yanlış olduğundan emindi. Yatağına gidip kendini çarşafların arasına bıraktı ve artık hiçbir şey düşünmeden mışıl mışıl uyudu. Yüzünde tatlı bir huzur vardı.
Bilmediği şey ise şuydu: Aklına takılan numaranın sahibi Sevgi de yalnızlıktan muzdarip, tatlı bir kızdı. Onun da aklında bütün gece Osman’ın numarası dönmüş ve gece haberlerinde örgü örmeyi bırakıp aramaya karar vermişti. Meşguliyet sorunu sadece Osman’a çatmamıştı yani.
Kaderin ağlarını örerken bazı zamanlama hataları yaptığını ve işleri karıştırdığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Ancak alınan kararlardan bu kadar çabuk vazgeçen insanların hiç mi suçu yok?

BASKET

(Yaşanmış bir olaydır ve tam 17 şahidi vardır ama zamanın acımasızlığı üzerlerine çöküp hepsi öldüğü için onların anlatılarına kulak misafiri olanların sözü geçerlidir.)

Açık havada, basketbol sahasında beşe beş maç tam gaz gidiyordu. Yan taraftaki beton oturaklarda birkaç neşeli çocuk tezahüratlarıyla bu amatör maça gaz vermeye çalışıyordu. Sarışın çocuk hırslı olduğu için osuruktan falan dinlemeyip maçı kazanma peşindeydi. Diğer takımın oyunu bitirmesi için sadece iki sayı atmaları yeterliydi. Baks koyan arkadaşının yanından topu sürüp üçlük çizgisinin gerisinden rahat bir atış kullandı. O sırada seyircilerden bir “Aaa!” nidası yükseldi. Bu bir tezahürat olmadığı için gayri ihtiyari oraya döndü başı çocuğun. Nooluyordu acaba? Arkadaşları yukarı bakıyordu. Ama attığı şut da önemliydi onun için. Yeniden potaya döndüğünde koskoca bir şey gördü havada. Olağanüstü bir hız. Koskoca bir kartal topu tam da çemberden içeri girecekken kaptı ve yükseldi. Boynunu nasıl çevireceğini bilemediği için katark diye bir ses çıktı. Acıya aldırmadan döndü o. Kartal diğer potaya süzüldü ve topu bıraktı. Basket olmuştu. Uçup maviliğin içinde küçücük bir noktaya dönüştüğünde herkesin beyninde virgüller uçuşuyordu. Neden sonra diğer takımın oyuncuları kendilerine gelip “Heey,” diye bağırarak zaferlerini kutlamaya başladılar. Maç bitmişti.
“Yürüyün lan, olur mu öyle şey,” şeklinde itirazların hiçbir önemi yoktu.

AMBULANS

Fethiye hanım yatağından kalkıp koca kıçını iyice geriye çıkararak cama doğru ilerledi ağrıdan müzdarip bacaklarıyla. Odasının duvarına yansıyan ışıkları görmüş ve o muhteşem merakına gem vuramamıştı her zaman olduğu gibi. Hızla salonun camına varıp aşağıya baktığında orada duran ambulansı farkederek “Allah Allah!” dedi ama, aslında bu olasılık aklına gelmemiş de değildi. Kaçıncıydı bu canım! Düşünürken üçüncü gece olduğunu çıkardı ve cıkcıklarını arttırarak koca gözlüklerle donattığı gözlerini aşağıdaki arabaya dikti. Öylece duruyordu işte. Ne bir hastabakıcı iniyor, ne de apartmandan birileri çıkıyordu. Bu sefer bırakıp gitmeye hiç niyeti yoktu Fethiye hanımın. İyice meraklanmış, uykusu da kaçıp gitmişti. On beş dakika boyunca, kapıları açılmadı ambulansın. Sonra da sirenlerini öttürerek çekip gitti.
Ertesi gün Fethiye hanım tüm komşuları dolaştı. Kimseden dişe dokunur bir yanıt alamayınca da iyice şaşaladı. Karşı apartmanları da araştırması lazımdı ama o gün üşendi buna. Ayrıca orada birilerine gelse onların evi önünde dururdu araba. Neyse, inşallah kimseye kötü bir şey olmamıştır diye düşünüp yemeği yaptı. Akşam televizyonun önünde uyuklamışken uzaktan kulağına dolan siren sesini duyup gözleri aralandı. Kurulmuş bir bebek gibi hemen doğruldu. Terliklerini ayağına geçirerek balkonda aldı soluğu. Yine oradaydı ambulans. Duvar saati on ikiyi beş geçtiğini gösteriyordu. Artık sabrı kalmamıştı Fethiye hanımın. Hemen üstüne hırkasını alarak aşağıya indi. O kaldırıma ayağını atar atmaz ambulansın arka kapıları da açıldı. Merak içinde yürüdü Fethiye hanım. Ambulansın içine baktı büyüyen gözleriyle. Kimse görünmüyordu. Tırmanıp ilerledi. Ara camdan şöföre bakmaktı niyeti ama birden kapılar kapanıp ambulans öne fırladı. Bir çığlık savururken düştü biçare kadın. Ellerini hiçbir yere denk getiremeyince de kafasını küt diye kapıya vurup bayıldı. Karanlık bir çabuk ele geçirmişti onu. Aklında ışıklar dönüp duruyor, bazı siluetler çevresinde dolanıyordu. Uzak seslerle çevrelenmişti. Onun hakkında konuşuyorlardı sanki…
Uyandığında hastanedeydi. Odada başka bir hasta daha olduğunu gördü başını çevirince. Her şeyi hatırlamıştı. Elini koyup ayağa kalkmak istedi ama karın kısmında inanılmaz bir acı hissedince yatağa bıraktı yine kendini. Sonra koluna bağlanmış serumları, iğneleri farketti. Ağlayacak gibi olurken müthiş bir merakla örtüyü çekti üstünden. Saçları diken diken oldu anında. Ameliyat etmişlerdi onu. Ameliyat!!! “İmdaaat!” diye avazı çıktığı kadar bağırırken her şeyi ağzına tıkarak açıldı kapı. Bir doktor yanındaki hemşireyle içeri dalıp onun yanına ilerledi.
“Hah uyanmış hastamız. Nasılsınız hanımefendi?” dedi doktor gülerek. Kadının allak bullak yüzü onu pek etkilememiş gibiydi. “Çok başarılı bir ameliyat geçirdiniz. Ama Allah için söylesenize, kim bıraktı sizi buraya? Acilin dışında baygın yatarken bulmuşlar. Anlamadık bi şey.”
Karışmış kafasıyla bir şeyler söylemeye çabaladı Fethiye hanım, fakat gıkı bile çıkmadı bir türlü.
“Tam zamanında vallahi,” diye devam etti doktor. “Kanser ilerlemeden, karnınızın belli bir bölümünü aldık. Beş gün daha gecikseydiniz sizi hiçbir doktor, hiçbir hastane kurtaramazdı.

BU KAÇINCI?

Elli yedi yaşına gelmişti Mustafa bey. Saçları beyazlamış olsa da dinç bir adamdı. Daha yeni emekli olmuştu vergi dairesinden. Tadını çıkarmak için küçük gezilere çıkıyor, belediye parkının oradan dönüp gözü denizin anılarla dolu kıpırtılarında eve dönüyordu sabahları. O gün de aynı güzergahta salına salına gezinmekte, dökülen sarı yaprakların üstünde oynaşan serçelere bakmaktaydı ki, tam tepesinde karanlık bir şeylerin kıpırdadığını hissetti. Bir bulutun o derece hızlı hareket etmesinin imkansızlığını algılar algılamaz telaş içinde yukarı kaldırdı başını ve karanlığı lime lime üstüne sarmış iğrenç bir varlıkla karşılaştı. Daha ne olduğunu anlayamadan üstüne indi yaratık. Mustafa bey bağırmak istedi ama sesi çıkamadı. Diğer seslerin de yokolduğunu farketti. Dünyevi olan her şey yutulmuş gitmişti korkunun yarattığı esintiyle. Karşısına konar konmaz elindeki devasa tırpanı havaya kaldırdı yaratık ve Mustafa bey ölümle karşı karşıya olduğunu anlayıverdi. Tutmayan dizleriyle yere çökemeden tırpan müthiş bir hızla içinden geçerek biçti gövdesini. “Allaah!” diye bağırdı o ve duyduğu inanılmaz acıyla kendini geriye atıp parkın kuru toprağına yapıştı. Karanlık yerini mavi gökyüzüne bırakırken sımsıkı yumduğu gözlerini açtı. Çektiği ağrı dayanılmaz olsa da ayağa kalktı inleyerek. Zorlukla doğrulup çevreye bakındı. Hiçbir şey anlamamıştı. Kendini çimdikleyip hayatta olduğunu müşahade ettikten sonra üstünü başını silkeleyip hızla eve koştu.
Bir ay kadar dışarı hiç çıkmadı. Karısı parktan söz açmaya kalkarsa hemen lafı ağzına tıkıyor ve başka bir şey söylememesi için aksileşiveriyordu. Kimseye olan bitenden söz etmemişti. Göğsündeki morluğu göstermemek için de müthiş bir efor sarfediyordu giyinip soyunurken. Ancak evden çıkmamasının işe yaramayacağı, yani korkunun ecele faydası olmayacağı o gün kötü bir tecrübeyle sabitlendi. Koltukta oturup televizyona bakarken görüntü değişivermişti. Kurak bir alanda karanlık bir figür ekrana doğru yaklaşıyordu son hızla. Bunun Azrail olduğunu anlayınca kalkıp kaçmak istedi ama ayaklarındaki güç bir kez daha çekilip gitmişti. Ölüm ekrandan çıkıp odanın içinde büyüyüverdi. O kadar korkunçtu ki, pelerininin karanlığında oynaşan gözlerine bakmak neredeyse imkansızdı. Tırpanını kaldırıp Mustafa beyi tam ortadan o müthiş acıyla ikiye biçti. Yere kapaklandı zavallı ve inleyerek önce kapıya, sonra da merdivenlere sürükledi kendini. Aşağıya düşüp duvara çarptığında bayıldı. Karısı buldu onu. Ancak kim ne sorduysa hep aynı cevabı alacaktı. “Başım döndü.”
Bir yıl kadar hiçbir şey olmadı. Ancak korkuyu her daim yanında taşıyor, ne yapsa o iğrenç tedirginliği üstünden atamıyordu. Anlamadığı bir şey de vardı. Nasıl ölmemişti Azrail ile karşılaşıp. Bu süre zarfında kütüphanelerden çıkmamış, ölüm deneyimi ile ilgili her şeyi okumuş, yine de kendisinin yaşadığına yakın bir şeylerle karşılaşmamıştı. O gün tuvalette ıkınırken de başka bir şey düşünmüyordu. Kapı açılıp içeriye kumlu koyu gri tozlar doluştuğunda ellerini yüzüne siper etti ve ne zamandır kurduğu gibi bağırdı. “Duur, yalvarırım duur!”
Etkili olmuştu haykırışı. Rüzgar yavaşlarken kumlar yere döküldü. Arkada buz gibi, iğrenç soluklarla büyüyerek duruyordu Azrail.
“Ey yüce Azrail,” diye daha da yüksek bağırdı Mustafa bey. “Lütfen söyle, niye öldürmüyorsun beni? Neden saldırıp yaşama sevincimi elimden alıyorsun? Böyle yaşayacağıma ölmek istiyorum ben!”
Davudi bir ses yayıldı tuvalete birden. Hangi uzaklıktan ve nasıl bir derinlikten geldiği belli değildi:
“Sana beş can bahşedilmiş Mustafa Alituna. İki kere daha geleceğim bundan böyle. Sen yaşamana devam et. Ölümü düşünme.” Ve lafı biter bitmez kumlar tekrar ayaklanıp Mustafa beyin ağzına burnuna doluştu, onu soluksuz bırakıp yere devirdi. On saniye kadar sonra geri çekilip aralıklardan sonsuz bir hızla akarak yokoldular ama. Mustafa bey ayağa kalktı sevinçle. Daha iki canı vardı ha. Birden dünyanın en şanslı adamı olmuştu. Neredeyse oynamaya başlayacaktı. Dışarı attı kendini ve orada Azrail’in korkunç bir kahkahayla kendisini beklediğini gördü. “Ama hayır,” diye bağırdı. “Bu kadar çabuk mu!”

4 Şubat 2008 Pazartesi

Cami Demek Ayakkabı Demek

Recai camiden içeri süzülüp namaz öncesi bir köşede gizlenmişti. Saflar sala verirken o tilki adımlarıyla ayakkabıların durduğu bölmeye doğru hareketlendi.. İşte yine başlamıştı o, mide asitini yükselten boktan heyecan. Belki iki yüzüncü kere giriştiği hırsızlık hala dizlerinin bağını çözebiliyordu. Daha önce ne yaptıysa onu yaptı. Alacağı sıcak bir kuru fasülyenin hayaliyle tedirgin, ilerledi. Kafasını uzatıp ortalığı kestikten sonra vücudunu yavaşça dışarı attı...
Ve şok yaş bir odun gibi patladı o küçücük beyninde!
Çeşit çeşit ayakkabının en sonunda 6 metreye 2 metre boyutlarında bir çift dev makosen duruyordu.!
Recai devrilmemek için kollarını iki yanda tutup yalpalayarak ilerledi. Ayakkabılığın yanında sallanarak durup eğildi. Bağcıklarını özenle çözdü ve ayakkabılarını oracığa koyup çıplak ayaklarla bir zombi gibi, bir daha hiç dönmemek üzere uzaklaştı gitti.

TAROK

Sevim çok güzel bir kadın olduğunun farkındaydı. Medya sektöründe yükselirken de, çalıştığı televizyonda haberler bölümünün müdür yardımcılığına getirilirken de bayağı bir faydasını görmüştü bunun. Yirmiyedisine daha yeni basmıştı ve birçok talibi vardı yıllardır. Ama o her şeyde olduğu gibi sevgili seçiminde de hassas davranmış ve grubun koordinasyon bölümünün başında, parlak bir geleceğe yelken açmış Murat beyi seçmişti kendine. Çok da iyi anlaşıyorlardı.
O akşam da Sevim, evinden çıkıp arabasına bindiğinde amacı bir barda onunla buluşmaktı. Otopark karanlıktı. O yüzden alışkanlığı olduğu üzere hemen kilitledi kapıları. Arabasına yürürken nedense garip bir korku çöreklenmişti üstüne. Saçmalama, der gibisinden gülüp yatıştırdı kendini. Kontak anahtarını çevirdi.
“Sen, benim olacaksın,” dedi kalın, hırıltılı bir ses.
Dönmesiyle çığlık atması bir oldu Sevim’in. Dehşet yürüdü gözlerine. Kendini dışarı atmak istedi ama kıllı, uzun bir kol sımsıkı yakaladı boynundan.
“Ben Tarok,” dedi yaratık. Kırmızı gözlerinden kan ve yıkım fışkırıyordu. “Kızıl çayırların efendisi Tarok! Seni kendime seçtim.”
Konuşamıyordu Sevim. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, kurumuş dudakları gittikçe daha çok açılıyordu. Müthiş bir acı vardı parmakların geçtiği yerde.
“7. ayın 13’ünde gelip alacağım seni. Başka kimsenin olmayacaksın! Anladın mı?”
Kafasını salladı Sevim korkuyla. Çişi fışkırıyordu donunun yanlarından.
Ve pat diye yok oldu Tarok. Bayıldı Sevim. Cep telefonun melodisiyle uyandığında gece yarısıydı. Murattı arayan. Kafasını toplamaya çalıştı. Az sonra kararını vermişti. Kimseye anlatmayacaktı bu saçmalığı. Güç bela evine çıktığında aynaya baktı ve boynunda kan oturmuş yerleri görüp çığlık atarak bir kez daha bayıldı.
Ertesi gün işe gittiğinde başka bir şokla karşılaştı. Murat ölmüştü. Sabah işe gelirken bir trafik kazası geçirmişti. Acı dolu birkaç ay geçirdi Sevim. Aklına devamlı kötü şeyler geliyordu. Delirdiğine inanmak istiyordu. Her şeyi yalnızca kendi kafasında kurmuş olmayı öylesine isterdi ki… O yaratığı bir türlü unutamıyordu. Söylediği güne beş ay vardı hemen hemen. Bir ay sonra bir barda başka biriyle tanıştı. Teselliye ihtiyacı vardı. Akşam beraber oldular. Fakat sabah uyandığında adamın yanında ölü bir şekilde yattığını görünce çıldıracak gibi oldu. Kalp krizi demişti doktorlar ama o buna inanmıyordu artık. Tedaviye başladı hemen. Avuç dolusu ilaç yutuyordu artık. Düzelmeye başladığında acı gerçeği de yanında taşıyordu. Demek ki doğruydu her şey. Kaderi bu kadar mı kötü olacaktı. Medyumlardan medet ummayı seçti ardından. Cincilere, büyücülere gitti. Ve bir süre sonra sonucu deneme zamanı geldi. Bir diskoya yollandı. En adi tipi seçecekti beraber olmak için. İyi insanlara zarar vermek istemiyordu. Ve kel kafalı, yalak bir adamı kolayca tavlayıp eve götürdü. Uyandığında telaşla adamı aradı ama hiçbir yerde olmadığını, kapıyı çarpıp gitmiş olduğunu gördü. Sevinç içindeydi. Ölmemişti işte herif. Giyinip, çantasını toparlayarak aşağı indiğinde onu kaldırıma yapışmış bir halde buldu. Çöküp kaldı orada. Ve Tarok “Kalk,” dedi ona. Yaş dolu gözlerini kaldırdı hınçla Sevim. Oradaydı işte.
“Sen benimsin,” dedi yaratık. “Kimseyle olamazsın. Kendine iyi bakacaksın. Yemek yiyecek ve kimsenin sana dokunmasına izin vermeyeceksin. Kızmaya başlıyorum artık.”
Yine yok oldu.
Delirmiş gibi bağırdı Sevim. Herkes camlara çıktı bir süre sonra. Şaşkın, ölmüş bir adamın yanında tepinen, arabalara tekme atan kadını izlediler. Delirmişçesine, saçları ayaklanmış halde arabasına atladı o. Boğaza geldi hışımla. Orada denize bakarken intihar etmeyi düşünüyordu. Ama, ya ölmek Tarok’tan kurtuluş anlamına gelmiyorsa! İşte o anda beynine yerleşen fikirle sarsılıverdi. Çantasını yere patlattı hınçla.
Böylece, hemen o gün gidip genelevde işe başladı. Pezevengiyle anlaşmış, ücretini de beklenmedik bir şekilde düşük tutmuştu. Kapının önünde kuyruklar vardı bir gün sonra. Güzelliği hemen yayılıvermişti kulaktan kulağa. İki hafta sürdü Tarok’un karşısına çıkması. Öylesine yorgun ve bitkin bir duruşu vardı ki şaşırdı Sevim. Nefes nefese, zorlukla “Artık benim değilsin. Boşadım seni,” diyerek yok oldu. Belli ki insanları öldürüp durmaktan sıkılmıştı.
Sevinç içinde Taksim’e attı kendini Sevim. O bir hafta iş yerinden ve eski tanıdıklardan en az on kişinin kendisini genelevde görmüş olması umurunda bile değildi. Çoğu ölmüştü zaten. Mutluluk içinde “Yaşasın,” diye bağırıp en yakınındaki insanın yanağına müthiş bir öpücük kondurdu…

KÜTÜPHANENİN EN DEĞERLİ KİTABI

Kütüphaneye girdi Selim. Görevlinin yanına gitti dosdoğru. Bir gün önce uğrayıp not aldığı kitapları isteyecek ve bir çabuk işe koyulacaktı. İşle birlikte doktorayı da götürmeye çalışmak çok yorucuydu. Hem hızlı hem de planlı olması şarttı. “Merhaba,” derken çantasından da kağıdı çıkarmaya çalışıyordu. Kafasını kaldırdığında kıvırcık esmer kadının kısılmış gözlerini kendisine diktiğini gördü. “Ben sizi tanıyorum,” dedi kadın büyülenmiş gibi.
“Normal,” dedi Selim, tatlı bir gülüşle bu hatayı bağışlayarak. “Dün de buradaydım ben.”
“Hayır hayır,” dedi kadın. “Ben sizi bir kitapta gördüm.”
Düşündü Selim. Kendisi bir kitaba bir yerden girmiş olabilir miydi?! “Yok canım,” dedi sonra. “Bir yanlışınız var.”
“Kesinlikle gördüm,” dedi kadın alt dudağını kemirip önündeki tahtaya bir şaplak indirerek. “Hem de buralarda bir yerlerde.”
Selim onun sorularından birkaç kaçamak yanıtla kurtulup kendini masalardan birine attı. İşin doğrusu, rahatsız olmuştu bu muhabbetten. Takmamaya çalışarak, kitapların üstüne eğildi.
İkinci gün içeri girdiğinde, arkada belirlediği kuytu köşeye yürürken kadın parmağıyla onu gösteriyordu yanındakilere. O tarafa bakmamak, hiç muhattap olmamak en iyisiydi. Yüzüne somurtuk bir ifade oturdu hemen.
Üçüncü gün orada, danışma bölümünde kadını görmeyince yüreğine bir ferahlık yayıldı. Allahın kaçığını kapatmışlar mıydı acaba hastaneye? Diğer görevliden aldığı tezi açtı oturunca bir çabuk. Bayağı ilerlemişti notlar alıp. Ve güm diye bir ses çıktı. Kadın, kıvırcık saçları, bilmiş gözleri, yamuk gülüşüyle tepesinde duruyordu. Masaya da bir kitap çarpmıştı.
“İşte, ben size ne demiştim.”
O yerine dönerken Selim kitabı eline aldı ve hayretle kapağında resmi olduğunu gördü. Sonra üç saat boyunca hiç durmadan okudu mırıltılar içinde. Kütüphane görevlisinin kitabı koyup uzaklaştığı bölüme geldiğinde ayağa kalktı. Kitabı sıkı sıkı tutarak çıkışa ilerledi.
“Gidiyor musunuz,” diye sordu kadın çökmüş omuzların sahibi gariban Selim’e. “Beğendiniz mi bari. Sizde kalsın biraz, önemli değil.”
Hemen sayfayı açtı Selim, orada cevap vermediğini okuyunca, aynen uygulayıp bir şey demeden dışarı çıktı.
Ve böylece kitaba göre yaşayıp kitaba göre öldü mutluluk nedir bilmeden.

GEÇMİŞİN AYIBI

Leyla’nın yüzüne okkalı bir tokat yapıştırdı Celal. Kız kendini toparlayıp sevgilisine bakmayı başardığında gözleri dolu dolu olmuştu. Burnunu çekip pembeleşmiş yanağını ovuştururken bakışlarından damla damla dökülüyordu masumiyet.
“Siktir git!” diye bağırdı Celal öfke içinde. “Git başkasına yap bu numaraları.” Ve dönüp koştururcasına yürüdü kalabalığın kalbine doğru.
Tir tir titriyor, kendi kendine sayıklıyordu ki birden bir el yapıştı gömleğine Celal’in.
“Dur lan piç!”
Hışımla döndü Celal. Olayı görüp maydanozlaşan bir bokyedibaşıysa çekeceği vardı elinden. Ama bacaklarındaki güç çekilip karnına kramplar girerken pepeleyerek kalakaldı orda.
“Ama, ama, nasıl?!”
Karşısında kendisi vardı. Bir on yıl yaşlı olsa da kendisiydi o. “Çaat!” diye bir tokat yedi suratına.
“Çabuk git özür dile lan Leyla’dan,” diye bağırdı kendisi. “O kızla ayrılırsan sıçarım senin ağzına.”
Ve yürüyüp kalabalığın arasına karıştı.
Yere düşmüş bir hıyar gibi mal mal çevresine baktı Celal. Sonra kendine gelip Leyla’nın arkasından koşturdu. İşte orada, ileride; zangır zangır titreyerek ağlıyordu zavallı kız…